Bismillahirrahmanirrahim
  Asabiye-Irkçılık
 


ASABİYE-ASABİYYET-IRKÇILIK

  

Sinirlilik; akrabalık, soy yakınlığı. Akraba, soy, kavim, vatan, millet, din gayreti gütmek, bir toplumun ileri gelenleri. Bir kimsenin baba tarafından akrabaları.

İslâm öncesi Arap toplumunda bir kimse kabilecilik his ve gayretiyle baba tarafından olan akrabasını yahut da umumiyetle kendi kabilesinden olan birini, haklı haksız her konuda başkalarına karşı korur, ona destek olurdu. Bu anlayışa göre, korumada önemli olan, kişilerin zalim veya mazlum olmaları değil, himaye edenlerin kabilesine mensup olup olmamalarıdır. Aynı telâkki, bir cahiliye devri şiirinde şu şekilde ifade edilmiştir: "İster zalim olsun ister mazlum, kandaşın olan kişinin yardımına koş." Kur'an-ı Kerim'de asabiyet kelimesine rastlanmaz. Ancak, akraba olsun ya da olmasın bir cemaat anlamı ifade eden "usbe" tabiri geçer. Bunun yanısıra kavmiyetçiliği reddeden ayetler vardır. Asabiyet kelimesi Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'in hadislerinde görülmektedir. Bu hadislerden birinde asabiyet, "Bir kimsenin kavmine zulümde yardım etmesidir." şeklinde tanımlanmış ve bu şekilde zulümde yardımlaşmayı sağlayan asabiyet şiddetle men edilerek "İnsanları bir asabiyet için toplanmağa çağıran bir asabiyet için savaşan ve asabiyet uğrunda ölen bizden değildir." buyurmuştur.[1] Hadis bilginleri içerisinde, bu hadiste geçen asabiyet kelimesini yalnız "zalime yardımcı olma" şeklinde yorumlayanlar olmuştur. Halbuki İslâm'da, "zalimin zulmüne engel olma" emredilmiştir. Nitekim Ashab-ı Kiram "Mazlum da olsa zalim de olsa din kardeşinize yardımcı olunuz" şeklindeki Hz. Peygamber'in ifadesini açıklamasını isteyince, "Zalimi zulmünden engellemek ona yardımcı olmaktır." buyurmuştur.

Büyük tarihçi ve sosyolog İbn Haldun, asabiyeti tarihî hadiselerin meydana gelmesinde önemli rol oynayan etkenlerden biri olarak görmüştür. Ona göre, insanlar arasında karşılıklı yardımlaşma, nesep birliğinden veya çeşitli yollarla meydana gelen sebebî akrabalıktan hasıl olur. Bir insanın yakınına yapılan zülüm, onun ağırına gider. "Keşke akrabamın maruz kaldığı haksızlıkları önleyebilsem" diye arzu eder. İnsanın akrabalarını düşünmesi, onların meselelerini kendi meselesi gibi telâkki etmesi asabiyet duygusundan kaynaklanmaktadır. Asabiyet hissi çoğunlukla nesep birliğine dayandığından, nesebin karışmamış veya çok az karışmış olduğu Bedevîler arasında daha çok yaşatılmıştır. Şehirlerde ise nesep karışıklığının fazlalığı, hukukî ve idarî işlerin bir yönetim tarafından tanzim edilmesi gibi sebeplerle asabiyet şuuru azalmış hatta giderek kaybolmuştur. Kuvvetli bir asabiyete sahip olmaları sebebiyle Bedeviler, lüks ve refah içinde yaşayan şehirlilere göre daha savaşçıdırlar. Bir bedevî kabilesinin içinde çeşitli aileler vardır. Bunlar içinde en kuvvetli asabiyete sahip olan bir reis, diğerlerine üstünlük sağlayarak, onları kendine tâbi kılar. Daha sonra gücü oranında diğer kabilelere hakim olur. Zevk ve sefaya dalmadıkça, daha da genişleyerek büyük devletler kurabilir.

İbn Haldun'a göre, tebliğ ve irşad faaliyetleri asabiyete dayanmadan tamamlanamaz. Hatta peygamberlerin başarıya ulaşmalarında da asabiyetin büyük bir rolü vardır. Zira toplumlarda ortaya çıkan sosyal değişmelere karşı tabiî bir mukavemet ve muhalefet mevcut olduğundan peygamber bunu kıracak kadar asabiyet sahibi güçlü bir kabileden değilse, şüphesiz zor durumlarda kalacaktır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.): "Allah, bir peygamberi, sadece kavminin metin ve bahadır (şerefli ve güçlü) taifesinden gönderir" buyurmuştur. Bundan dolayıdır ki, peygamberler en şerefli kabîlelerden gelmişlerdir.

Asabiyetin gayesinin mülk (hâkimiyet, iktidar) olduğunu söyleyen İbn Haldun asabiyeti kötüleyen hadisleri şu şekilde telif eder: "Rasulullah'a göre dünya ve dünya işleri âhiret için bir binek ve vasıtadır. Vasıtadan mahrum olan, maksada ulaşmaktan da mahrum olur. Rasulullah insanın bir fiilinin terk edilmesini isterse, bundan maksadı, o fiilin tamamen atılması, fiilin kaynağını teşkil eden tabiî kuvvetlerin ve vasıfların işlemez hâle getirilmesi değildir. Maksadı, o fiilleri ve kuvvetleri doğru olan hedeflere yöneltmek için son haddine kadar gayret sarf etmektir.

Rasulullah, insandan "gadab (hiddet)"ın tamamen kalkmasını istememiştir. Zira insandan "gadab kuvveti" gidecek olsa, "Hakka yardımcı olma" özelliği yok olur, bunun neticesinde de cihad ihmal edilir. Çünkü cihat yapma sadece gadab kuvvetinin varlığıyla mümkün olur. O. sadece kötü maksatlar uğrunda kullanılan gadabdan sakındırmıştır. Yoksa gadab Allah rızası için olursa arzu edilen hedef ve noktaya ulaşılır.

Hz. Peygamber'in şehvetleri kötülemesi de böyle olup, gayesi bunları tamamen yok etmek değildir. Bir kimsede şehvetin bulunmayışı onun için eksiklik olur. Şehvetten maksat, onun, meşru yollarla bazı faydalar ihtiva edecek şekilde kullanılmasıdır.

Rasulullah'ın asabiyetini yermesi de, aynen bunun gibidir. "Akrabalarınızın ve evlâtlarınızın size bir faydası olmaz" (Mümtehine: 60/3) ayetinden maksat cahiliye döneminde olduğu gibi asabiyetin, batıl ve batılla ilgili haller üzerine olması; bir kimsenin diğerine karşı gururlanması ve asılsız yere hak iddia etmesidir. Bunlar da akıllı kimselerin özellikleri olmayıp faydasız şeylerdir. Ancak asabiyet, bir iyiliğe binaen ve Allah'ın emrini yerine getirmede olursa arzu edilen birşey olur."

Yine İbn Haldun'a göre İslâm, asabiyetin zararından çok faydasını görmüştür. Asabiyet, grup hissi, hizip duygusu, cemaat dayanışması, belli grup üyelerini birbirine bağlayan manevî rabıta, birlik şuuru gibi şekillerde görülmesi halinde çok daha geniş uygulama alanları bulunabilmekte, millî topluluklara bağlı kalmamaktadır. Meselâ, belirli din, mezhep ve ideolojilere bağlı olan fertler, asabiyet bağı ile birbirine bağlanarak, diğer din, mezhep ve ideoloji sahiplerine karşı birbiriyle bütünleşmiş bir toplum olarak ortaya çıkmakta, asabiyet şuuru ile varlıklarını devam ettirmektedirler. Bu sebeple asabiyeti, sadece kavmî tesanüt olarak değil, aynı zamanda ideoloji ve din tesanüdü şeklinde görmek gerekir. Yoksa kavmiyetçilik ya da onun izlerini taşıma düşüncesi İslâm'da kesinlikle yasaklanmıştı.

Zira Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edilen bir hadîste de asabiyet duygusuna kapılanların İslâm ve Allah nazarındaki durumları en güzel bir şekilde dile getirilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: "Allah cahiliyetten kalma bir duygu olan babalar ve atalarla övünmeyi yasaklamıştır. Bu atalar ister mü'min ve muttakî, ister fâcir ve günahkâr olsun farketmez. Siz Adem'in neslindensiniz ve Adem de topraktan yaratılmıştır. Sizden kavimlerle övünen bir kimse olmasın (kavimlerinizle övünmeyesiniz). Atalarla övünenler Cehennem kömürlerinden bir kömürdürler. Onların bu hali Allah nazarında burnuyla pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha kötüdür."[2]

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'in koyduğu bu ölçü ve prensipler İslâm'ın asabiyete ve ırkçılığa bakış açısını en güzel bir şekilde değerlendirmektedir.

Fransız ihtilalinin getirdiği yeni fikirlerden birisi de milliyetçilik fikridir. Bu fikirlerden sonra gerek Balkanlar’da, gerek Ortadoğu'da asabiyete dayalı hareketler olmuş, Allah'ın nizam ve İslâm kardeşliği unutularak asabiyete bağlı olarak devletler kurulmuştur. Asabiyet, dinin bağlarını gevşetmiş, yerine aşiret, kabile ve kavim temellerine dayanan devletler kurulmuştur. O günden bu yana İslâm'a ters gelen bu uygulama müslümanlar arasında halâ devam etmektedir.[3]

     

Asabiye Nedir?

        

‘Asabiyye’nin aslı olan ‘asabe’ sözcüğü sözlükte; bağlamak, sarmak, şiddet, kuvvet, himaye etmek gibi anlamlara gelir. Hukuk dilinde ‘asabe’ , baba tarafından akraba olanlar demektir. Islâm hukukuna göre ‘asabe’ olan tek mirascı durumunda ise mirasın tümünü, diğer mirascılar varsa, onlardan arta kalanı alan kimsedir.        

‘Asabiye’, akrabalık, soy yakınlığı demektir. Kavram olarak ‘asabiye’; akraba, soy, grup, din ve vatan gayreti gütmek, kendi yakınlarını, kendi içinde bulunduğu topluluğu önde görmek, onlara daha fazla ilgi göstermek, tarafgir olmak demektir.         

‘Asabiye’ kelimesi Kur’an’da geçmemekle beraber ona yakın anlamda olan ‘hamiyye’ sözcüğü bulunmaktadır.[4] Kur’an’da ayrıca, ‘asabiye’ ile aynı kökten gelen ‘usbe’ kelimesi yer almaktadır. Bunun anlamı da birbirine destek veren, birbirini kuvvetlendiren topluluk demektir.[5]         

‘Asabiye’, sözlük manasıyla kavim, kabile, grup ve benzeri konulardaki aşırı düşkünlük ve bağlılıktır. Kişinin kendi akrabalarına ve içinde bulunduğu toplumu öne çıkarması, onlara ait olan şeyleri savunması, onlara yardımda öncülük tanıması demektir.         

İslâmdan önce yaşayan ve düzenli siyasí ve hukukí otoriteden mahrum cahiliye arapları kendi akrabalarına çok düşkündüler. Kabilecilik duygularıyla, başka kabileler tarafından tecavüze uğrayan kendi akrabalarını korurlar, o tecavüzün doğurduğu maddi ve manevi zararları ‘asabiye’ duygusu ile giderirlerdi. Zulme ve haksızlığa uğradığını iddia edenin çağrısına kabilenin diğer üyeleri cevap verirlerdi. Hatta haklı da olsalar, haksız da olsalar; mutlaka kendi akrabalarının tarafını tutarlardı. Bu duygu sebebiyle çoğunlukla zalimle beraber olup, mazluma karşı olmaya devam ederlerdi.[6]

        

Olumlu Anlamıyla Asabiye:

        

Kimilerine göre ‘asabiye’ duygusu tümüyle olumsuz bir duygu değildir. Kişide din gayreti olmazsa cihada isteksiz olur, akraba sevgisi olmazsa, onlara yardım etmeyebilir. Kabile gayreti olmazsa, onlarla ilgilenmez. Aile bağlarının, akrabaya aşırı ilginin, toplumların dayanışmasına katkısı vardır. Bu duygu soy bağlılığına dayandığı için, kimileri soylarını sağlamca korumayı başarmışlardır. Bu  duygu cemaatlar ve gruplar arasındaki işbirliğini artırır, onları manevi yönden birbirine bağlar. ‘Asabiye’ duygusu ile birbirine bağlı olan belli bir dine inananlar diğerlerine karşı daha güçlü olurlar, onlar karşısında daha bütünleşmiş bir şekil alırlar. Yerine göre siyasí ve hukukí otorite boşluğu olduğu zaman insanların  mal ve can güvenliklerinin sağlanmasında rol oynar.

Ancak bilindiği gibi İslâm asabiye’yi olumsuz anlamıyla hoş görmemiş, kan-soy bağı kardeşliği yerine din kardeşliği bağını ön plana çıkarmıştır. Mü’minleri kardeş ilan ederek, aralarındaki ilgi, yardım ve adaletin bu kardeşlik üzerine bina edilmesini emretmiştir.[7]

 

Olumsuz Anlamıyla Asabiye:

       

‘Asabiye’, aşiret, aile veya benzer toplulukların hak ve menfeatlarına tecavüz etmek, onlara haksız yere üstünlük sağlama amacına yünelik ise tasvib edilemez. İslâm, dar anlamda kavmiyetçilik manasına gelen ‘asabiye’yi yasaklamış, bunun cahiliye adeti olduğunu vurgulamıştır. Allah (cc) insanları bir ana-babadan yaratmıştır. İnsanların ayrı ayrı soy ve kabileler halinde yaratılmasının sebebi tanışmaları, bilinmeleri kolay olsun diyedir. Dil, renk, bölge, kavim, grup bir insan için üstünlük sebebi değildir. Üstünlük takvadadır/ Allah’tan  hakkıyla korkup sakınmadır.[8]

Kavmiyyetçilik, ya da ırkçılık; bir ırkı diğerine üstün tutma, bir ırkın özelliklerini ön plana çıkararak diğerlerine karşı övünme, kendi ırkından olanı haksız olduğu halde başkasına tercih etme, ya da ırkı sevmeyi bir ideoloji haline getirmedir.

‘Asabiye’, bugün vatan, ırk veya kültür üstünlüğünü savunan milliyetçilik fikrinden çok, bir kavmin, bir kabilenin üstünlüğünü savunan ırçılık fikrine daha yakın görünmektedir ve ondan daha dar kapsamlıdır. Bu duygu cahiliye toplumlarında her zaman var olagelmiştir. İslâm olumsuz anlamdaki ‘asabiye’yi  kaldırdığı halde, Peygamberimizin vefatından fazla bir zaman geçmeden, siyasí güçler  ve çıkar grupları tarafından müslümanlar arasında yeniden hortlatıldı. Buna karşın İslâmın ölçülerine göre hareket ederek bunun zararını idrak eden kişi ve toplumlar bu kötü duygudan uzak kalmışlardır. Böylelikle de asabiye’nin getirdiği yıkımlardan kendilerini  korumuşlardır. [9]     

        

Irkçılık ve Asabiye:

        

1789 Fransız ihtilâlinden sonra kavmiyetçilik, daha yaygın deyimiyle milliyetçilik daha da gelişti ve yaygınlaştı. Milliyetçi ideolojilerin çoğalmasından sonra büyük devletler parçalandı. Ulus unsuru üzerine devletler kuruldu, bir ırkın üstünlüğü fikri devletlerin ideolojisi oldu. Bu çirkin asabiye yüzünden nice zulümler işlendi, nice savaşlar oldu, nice toplumun kimliği inkar edildi, nice kesimler baskı ve hile ile asimile edildi. Günümüzde bu sakat anlayışın hâlâ devam ettiğini üzülerek görmekteyiz.

Günümüzde ırkçılık veya kavmiyetçilik düşüncelerine olan bağlılık ‘asabiye’ duygusuna benzemektedir. Burada söz konusu olan zararlı ‘asabiye’, kendi kavmini, kendi akrabalarını sevip ilgi gösterme değildir. İslâm akrabaya iyilik etmeyi, onlara ilgi göstermeyi, sıla-i rahmi (akrabalık bağını yardımla sürdürmeyi) emreder. Akrabalar arasındaki sevgi bereketi artırır.[10] Ancak akraba haksız da olsa onu savunmak, kendi soyunu üstün görmek, başkalarını aşağılamak; belli bir grubu, bir aileyi veya soyu, bir kesimi en üstün saymak, bu yüzden de zulme dalmak asabiye’dir.

Nitekim Peygamberimiz (sav), ‘Bir kimsenin kavmini sevmesi asabiye midir?’ sorusuna şöyle cevap vermiştir:  “-Hayır, fakat asabiye; kişini zulümde kavmine yardım etmesidir.”[11]

‘Asabiye’ gayreti, asabiye’ye davet cahiliye anlayışıdır. Bir hadiste şöyle buyuruluyor:

“İnsanları bir asabiye için toplanmaya çağıran, bir asabiye için savaşan ve asabiye uğruna ölen bizden değildir.”[12]

Atalar ile övünmek, hatta müslüman olmayan atalarının özellikleriyle övünüp, başkalarına üstünlük taslamak, hava atmak asabiyedir. Onlarla övünmek insana hiç bir şey kazandırmaz. Eğer onlarda iyi bir ahlâk var idiyse onu almak alana bir şey kazandırabilir. Eğer onlar kötülük ve zulüm yapmışlarsa, kötü bir adları varsa; o kötülükleri savunmak daha da büyük bir hatadır. Asabiye duygusu yüzünden, bir çok kişi ve topluluk atalarının kötülüklerine, inandıkları batıl dinlere, yaptıkları zulümlere bile sahip çıkabilmekteler.

Peygamberimiz (sav) atalarla övünmeyi yasaklayarak; insanların şu veya bu kavme mensup olmalarının onlara bir şey kazandırmayacağını, insanların ya mü’min ve takva sahibi, ya da günahkâr ve zarara uğramış olarak iki grup olduklarını belirtmiştir.[13]

Kişinin akrabasını sevmesi, onlara ilgi göstermesi, hatta kendi aşireti (akrabaları) için çalışması hata değildir. İslâmın getirdiği  ölçüye uygun sevgi ve nefretler haram olmaz ve zararlı da değildir. [14]

        

Asabiye ve Tarafgirlik:

        

‘Asabiye’ aşırı tarafgirlik demektir ki işin olumsuz yanı da burasıdır. Aşırı tarafgir olan birisi de haksızlık yapar, adaletten ayrılır, başkalarına karşı övünür, boşu boşuna kibirlenir durur. Kendi kavmi için savaşıp ölenlerin  Cehenneme  gideceği  açıkça  söylenmektedir.  Çünkü  böyle  bir  çaba  Allah  rızasından  uzaktır. Halbuki İslâma göre bütün amellerin Allah (cc) rızasına için işlenmesi, bütün ölçülerin İslâmi hükümlerden alınması gerekir.

Kur'an mü’minlere kendi akrabalarınız aleyhine bile olsa adaletten ayrılmayın demektedir.[15] Mümin, diğer insanları Âdem’in çocukları olarak insanlıkta eş, inananları dinde kardeş bilir. Diğer insanlar da inanmasalar bile Allah’ın kullarıdır. Hepsi de bir ana-babadan dünyaya gelmiştir, hepsi de hukuk önünde eşittirler. İnsanların doğuştan sahip olduğu bütün özellikler Allah’ın onlara verdiği fitrat (yaratılış)tır. Kimse kendinde olan bu yaratılış özelliğinden dolayı başkasına karşı üstünlük taslayamaz. Kimin  hangi ana-babadan dünyaya geleceği kendi elinde değildir.

Olumlu ‘asabiye’ duygusu, akraba ve cemaat arasında dayanışmayı sağlar, işbirliğini artırır. Ancak tarafgirliğe, övünmeye ve adaletsizliğe kaçmadan. Olumsuz asabiye, ırkçılığa, yobazlığa, milliyetçiliğe, ayrımcılığa, baskıya, kültür katliamına, sömürüye, adaletsizliğe ve insan hakları ihlallerine yol açar.

‘Asabiye’, yalnızca ırk, soy veya kabile sevgisinde olmaz. Günümüzde çok sık görüldüğü gibi parti, grup, cemaat, ülke, spor takımı, hatta lider sevgisinde bile olmaktadır. Herkes kendine yakın bulduğunu sevebilir ama 'asabiye' olmamalı. ‘Asabiye’ göstermeye ‘taassub’, taassub sahiplerine de ‘mutaassıb’ denir. Olumlu anlamda ‘mutaassıplık’ kötü değildir. Örneğin dindar kimselere bazen ‘mutaasıp’ derler ki, bu onlardaki din gayretini gösterir. [16]

 



[1] Ebû Dâvûd, Edeb: 112.

[2] Ebû Dâvud, Edeb: 112.

[3] Abdurrahman Kurt, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/156-157.

[4] Fetih: 48/26.

[5] Yusuf: 12/8, 14; Nur: 24/11;  Kasas: 28/76.

[6] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 47-48. Ahmet Kalkan, İslam Akaidi: 435.

[7] Hucurat: 49/9-10. Nisa: 4/58. Talak: 65/2); Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 48. Ahmet Kalkan, İslam Akaidi: 435-436.

[8] Hucurat: 49/13.

[9] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 48-49. Ahmet Kalkan, İslam Akaidi: 436.

[10] Tirmizí, Birr: 49, Hadis no: 1979, 4/351.

[11] İbni Mace, Fiten 7, Hadis no: 3949, 2/1302.

[12] Müslim, İmare, 57, Hadis no: 1850, 3/1478; İbni Mace, Fiten 7, Hadis no: 3948, 2/1302;  Nesâí, Tahrim 28. 7/112.

[13] nak. K. Sitte 4/259.

[14] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 49-50. Ahmet Kalkan, İslam Akaidi: 437-438.

[15] Nisa: 4/135.

[16] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 50. Ahmet Kalkan, İslam Akaidi: 438.

 
  Bugün 7 ziyaretçi (18 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=