Bismillahirrahmanirrahim
  Cahil-Cehalet-Cahiliyye
 

 


CÂHİL, CEHÂLET CAHİLİYYE

 

Cahil, Cehalet ve Cahiliyye Kelimelerinin Anlam Sahası:

 

‘Cahiliyye’, ‘cehl’ fiilinden türemiş bir masdardır. Yaygın olarak ‘bilgisizlik’ anlamında kullanılmaktadır ama daha başka manaları da vardır.

‘Cahiliyye’nin türediği ‘cehl’ fiili sözlükte, bilmemek, tanımamak, kaba davranmak, gücendirmek, fıkır fıkır kaynamak gibi anlamlara gelir.

Bazılarına göre bu fiil, bilginin zıddı olarak bilgisizlik ve hafiflik, kendini bilmezlik gibi iki anlam sahasına sahiptir. Aslında ikinci anlam birincisini doğurmuştur.

Ragıb el-İsfehâní  ‘cehl’e üç anlam vermektedir:

Birincisi, nefsin bilgiden boş olması,

İkincisi, gerçeğin dışında bir şeye inanma,

Üçüncüsü, bir konuda yapılması gerekenin veya hakkın tersini yapmadır.[1]

‘Cahil’, ‘cehl’ sahibi, bilgiden mahrum olan, davranışları olgun olmayan, kendini bilmeyen demektir ki ‘cehl’ fiilinin fail (özne) ismidir.

Kur’an-ı Kerim, bu fiili ve bunun türevleri olan ‘cahil’, ‘cahiliyye’, ‘cehalet’, ‘cehûl’ kelimelerini kullanmaktadır.

‘Cehûl’ çok cahil demektir. ‘Cehâlet’ ise cahil olma halini, ‘cehl’ içinde olma durumunu ifade eder.

Türkçe’de ‘cahillik’; cehalet, bilgisizlik, bilmeme manasında, ‘cahil’ ise; bilmeyen, ilimden ve olgun davranıştan uzak, biraz da genç ve tercübesiz kimse anlamında kullanılmaktadır. [2]

Cahiliyye Arapça bir kelime olup müfredi cahili'dir.[3] Lûgatta "bilgisizlik mânâsına gelir, ilmin zıddıdır. Beyinsizliği ve hamakatı da içine alır. Genellikle İslâm'ın hâkim olmasından önceki hayatı içine alır"[4] ifadesine rastlarız. Istılâh olarak: "Allah (cc)'ın indirdiği hükümleri ve bilgileri kabul etmeyip (bunlar yerine) insanlar tarafından konulan hükümlere, düşüncelere ve sistemlere iman etmektir." Kur'ân-ı Kerim'de genellikle, bu anlamda yer almıştır. Nitekim; "Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü arzu ediyorlar? Şüphesiz sâlih bir kanaate sahip olanlar için, hükmü Allahû Teâla (cc)'dan güzel olan kim olabilir?" (Maide: 5/50) buyurulmuştur.

Dikkat edilirse bu âyet-i kerime'de, iki hüküm ve bu hükümlerin mahiyetleri izah buyurulmaktadır. İnsanlar ya cahiliye hükmüne, ya da Allah (cc)'ın hükmüne boyun eğeceklerdir. Bu iki hükmün dışında, herhangi bir hükümden söz etmek imkansızdır "helâl" ve "haram" hududlarını dikkate alamayan bütün sistemler, "cahili sermayeye" dayanmak durumundadır. İnsanları; Allahû Teâla (cc)'nın dinine göre eğitmeyen bütün eğitim sistemleri de "cahili eğitim" durumundadır.[5]

Câhil: Bilmeyen, iş bilmez, bilgisiz, tecrübesiz anlamlarına gelen ve halk arasında yol-yordam, ilim-irfandan haberdar olmayan kimse.

Cehalet: Cahilin içinde bulunduğu hâle denir. Ayrıca cehalet, ilmin karşısında olmak, bilmemek manasını taşır. İlim; bilmek, her şeyin en iyisi, en hayırlısı olduğu gibi; cehâlet de onun zıddı, her şeyin en fenasıdır. İlim sahibi faziletli, yüce kişi sayılırken; cahil insanlar da bilgiye karşı daima aşağılanan kişiler olarak bilinirler.

Kur'an-ı Kerîm inkârcıları: "..Cehalet içerisinde kalmış (bilgisizliğe saplanıp kalan) gafiller" (ez-Zariyat, 51/11) olarak zikreder. Yine cahillerden sakınmak için; "Âf yolunu tut, bağışla, mâruf olan şeyleri emret, cahillerden yüz çevir." (el-A'râf: 7/199) buyurulur. Bilgisiz insanlar körler gibidir: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (ez-Zümer: 39/9). "Aynen görenle görmeyenin bir olmadığı gibi."

Cahil kişiler faziletli, doğru ve ilmi kendine önder seçmiş, akıllı kişilerden kaçarlar. Çünkü, kendini olduğundan büyük görme hastalığına tutulan cahiller, tevazû sahibi bilginlerden hiç bir şey anlayamazlar. Cahil, her şeyin dış yüzünü görür, kabukta kalır. Her şeyi bildiğini sanır, boş iddialarda bulunur. Ancak görünenin arkasında bir de hissedilenin varolduğunu bilemez. Cahilin tedbiri, düşüncesi köksüz ve çürüktür. Bundan dolayı cahiller için:

"Cahil yaşayan ölüdür.", "Diri iken ölü." denilmiştir. Hazret-i İsa da:

"Ben ölüleri dirilttim fakat cahilleri diriltemedim." buyurmuştur.

Halk arasında hadis olarak bilinen yaygın bir sözde: "Akıllının düşmanlığı, cahilin dostluğundan daha hayırlıdır." denilmektedir.

Hazret-i Ali (r.a.): "Faziletli kişiler hakkında haset edilir. Cahiller de ilim sahiplerine düşman kesilirler." buyurmuştur. Eskiden İslâm toplumlarında âlimlerden birine kızıldığı zaman en büyük ceza olmak üzere onu cahil bir kişi ile hapsederler veya bir arada yaşamaya zorlarlardı. "Cahillere para verilse de yüz verilmez" deyimi çok kullanılan bir deyimdir.[6]

Cahiliyye: Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydınlık ve bilgi devri olduğu için, Arabistan'da İslâmiyet'in yayılmasından önceki devre, daha dar anlamı ile Hz. İsa'dan sonra peygamberimizin gelmesine kadar geçen zamana "cahiliyye" devri adı verilmiştir.

Cahiliyye, insanın Allah'ı gereği gibi tanımaması, ona kulluk etmekten uzaklaşması, onun ilâhî hükümlerine değil de kişinin kendi hevâ ve hevesine uyması, insanların koyduğu emir ve yasaklara, siyasî sistem ve düşüncelere inanmasıdır. Kur'an-ı Kerîm'de: "Onlar hâlâ Cahiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Gerçeği bilen bir millet için Allah'dan daha iyi hüküm veren kim var?" (el-Mâide: 5/50) buyurulur. İslâm'ın hakim olmadığı ortamlar Cahiliyye çağlarıdır. Çünkü ilâhî bilginin kaynağından yoksun olan ortamlardır. İslâm'ın gelişinden önceki dönemde yaşayan müşrikler Allah'a isyan etmiş onun hükümlerine sırt çevirmiş bir toplum olarak son derece ilkel ve cahil hayat sürüyorlardı. [7]

Cahiliyye kavramı, hakka ve hakikate dayanmayan her türlü itikadî ve amelî unsurları içine alan bir kavramdır.

Cahiliyye, “bilgisiz olma”yla eş anlamlı görünmüş olsa da, temelde bir düşünme biçimi, bir sistem, bir yaşantı şeklidir. Kur’an’ın İslam dışı toplumların ve kişilerin tutum, davranış, yaşantı ve kurdukları sistemi tanımlamak için kullandığı bir kavramdır. Değer yargılarını, ahlak kurallarını, inanç, düşünme ve davranış biçimlerini bünyesinde toplayan ve kendine bağlı insanların yaşayışlarına yön veren iki sistemden biri İslam; diğeri hangi ad altında olursa olsun “cahiliyye”dir. Şirk ve küfür, bu sisteme inanç ve itikad yönüyle ad olurken, cahiliyye de, kabul edilen değer yargıları ve davranış biçimleri, yani sosyolojik yönüyle ad olur.

Cahiliyye, “bilgisiz olmak”tır; evet, esas bilinmesi gerekeni bilmemek, yanlış bilgi sahibi olup, bilmediğini de bilmemek, hevâya, kuruntuya, zanna uymaktır. Esas bilinmesi gereken Hakk’ı hak olarak bilmemektir, cahiliyye.    

Cahiliyye, belli bir döneme ait bir olgu değil; insan hayatında sürekli var olan dinamik ve yaşayan bir olgudur. Peygamberimiz’den önceki dönem cahiliyye devri olduğu gibi; günümüz modern cahiliyyesi de en büyük ve en ilkel cahiliyyedir. Cahiliyyenin, kendine göre (Allah'a dayanmayan) inanç sistemi, yaşayış biçimi, ahlak anlayışı ve devlet görüşü vardır.

Cahiliyye kelimesi, Kur’an’da dört yerde geçer. Kur’an’da cahiliyye kelimesinin geçtiği dört ayet, cahiliyyenin temel dört görünüşünü ifade eder:

1- Cahiliyyenin inanç sistemi, Allah hakkındaki zannı:

“...Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir grup da, Allah hakkında haksız olarak cahiliyye zannına kapılıyorlardı.”  (Al-i İmran: 3/154)

Dolayısıyla vahye/ilme dayanan bir inanç değil; zanna ve cehalete dayanan bir inanç cahiliyyenin özelliğidir.

2- Cahilî yaşayış biçimi, cahiliyye taassub ve barbarlığı:

“O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, cahiliyyet taassubunu yerleştirmişlerdi...” (Fetih: 48/26)

Dolayısıyla cahiliyyenin kendine has, İslam dışı bir hayat tarzı, dünya görüşü söz konusudur.

3- Cahiliyye ahlak anlayışı/ahlaksızlığı:

“(Ey peygamber hanımları!) evlerinizde vakarınızla oturun, ilk cahiliyye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak, zînetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin...” (Ahzab: 33/33)

İslam ahlakıyla bağdaşmayan modern bazı tavır ve kıyafet/kıyafetsizliğin eski cahiliyyenin devamı olduğu anlaşılmaktadır.

4- Cahiliyyenin hüküm, yönetim ve devlet anlayışı:

Yoksa onlar cahiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü/hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?” (Maide: 5/50)

Demek ki, Allah’ın hükmüne dayanmayan cahiliyye yönetimi, İslam öncesi cahilî yönetimin hortlatılmasından başka bir şey değildir. [8]      

 

Cahiliyye Adetleri:

 

Cahiliyye Arapları'nın sürdüğü hayattan ve içinde yaşadıkları ortamdan bazı örnekleri şöyle sıralamak mümkündür:

1) Putlara tapmak: Cahiliyye insanları Allah'ın varlığını kabul etmekle beraber putlara taparlardı. Onlar putlarının Allah katında kendilerine şefaatçı olacaklarına inanırlar ve: "Biz onlara ancak bizi daha çok Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" (ez-Zümer, 39/3) derlerdi.

2) İçki içmek: Şarap içmek adeti çok yaygındı. Şairleri her zaman içki ziyafetinden bahseder, içki şiirleri edebiyatlarının büyük bir kısmını teşkil ederdi. Hatta Enes b. Mâlik (r.a.)'in bildirdiğine göre İslâm'da içki, Mâide Suresi'nin doksan ve doksanbirinci ayetleriyle kesin olarak haram kılınmış, Hz. Peygamber (s.a.s) tellal bağırttırarak bunu ilân ettiğinde Medine sokaklarında sel gibi içki akmıştır.[9]

3) Kumar oynamak: Cahiliyye çağında kumar da çok yaygındı. Cahiliyye Arapları kumar oynamakla övünürlerdi. Öyle ki kumar meclislerine katılmamak ayıp sayılırdı. Onların şairlerinden biri karısına şöyle vasiyette bulunur:

"Ben ölürsem, sen, aciz ve konuşma bilmeyen, iki yüzlü ve kumar bilmeyen birini isteme."

4) Faiz yemek: Tefecilik almış yürümüştü. Para ve benzeri şeyleri birbirlerine borç verirler; kat kat faiz alırlardı. Borç veren kimse, borcun vadesi bitince borçluya gelir: "Borcunu ödeyecek misin, yoksa onu artırayım mı?" derdi. Onun da ödeme imkânı varsa öder, yoksa ikinci sene için iki katına, üçüncü sene için dört katına çıkarır ve artırma işlemi böylece kat kat devam ederdi. Tefecilik ve faizin her çeşidini haram kılan Allah, özellikle Araplar'ın bu kötü âdetlerine dikkati çekerek "-Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin." (Âli İmrân: 3/130) buyurmuştur.

Faizcilik Araplar arasında o kadar yerleşmişti ki ticaretle onun arasını ayıramıyorlar; "Faiz de tıpkı alış-veriş gibi" diyorlardı. Bunun üzerine inen ayette: "Allah alış-verişi helâl, faizi ise haram kılmıştır." (el-Bakarâ: 2/275) buyrulmuştur.

5) Zina etmek: Cahiliyye Araplar'ı arasında fuhuş da nadir şeylerden değildi. Cariyelerini zorla fuhuşa sürükleyenler vardı. Kur'an-ı Kerîm'de bu hususa işaretle: "İffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın." (en-Nûr, 24/33) buyurulur.

Kocanın birkaç metresi olduğu gibi, kadının da başkalarıyla ilişkide bulunması, bazı çevrelerce nefretle karşılanmayan bir davranıştı. Fuhuşla ilgili Cahiliyye Araplarının şu adetlerini zikredebiliriz:

Kadın âdetinden temizlendikten sonra kocası ona "şu adama git ve ondan hamile kal" derdi. Kadın istenilen adamla beraber olduktan sonra kocası hamileliği belli oluncaya kadar ona yaklaşmazdı. Sonra yaklaşabilirdi. Bu, iyi bir çocuğa sahip olmak için yapılırdı.

Sayıları üç ila on arasında değişen bir grup erkek kadının evine girerek, sırasıyla hepsi de onunla cinsi münasebette bulunurdu. Kadın hamile kalıp da doğum yaparsa doğumdan bir kaç gün sonra bu erkekleri çağırır, erkekler de zorunlu olarak bu davete iştirak ederlerdi. Sonra onlara: "Olanları biliyorsunuz, doğum yaptım" içlerinden birine işaret ederek "çocuğun babası sensin" derdi. O da bundan kaçınamazdı.

Bazı fuhuş yapan kadınlar da tanınmaları için kapılarına bayrak asarlardı. Bu tür kadınlardan biri doğum yaptığı zaman teşhis heyeti toplanıp çocuğun kime ait olduğunu tespit ederdi. O da çocuğun babası olduğunu kabul etmek zorunda kalırdı.[10]

6) Kadına hakkını vermemek: Kadına değer verilmez, hak ve hukuku tanınmaz, adeta bir eşya gibi telakki edilip miras alınırdı. Biri ölüp karısı dul kalınca ölenin varislerinden gözü açık biri hemen elbisesini kadının üzerine atardı. Kadın daha önce kaçıp bu halden kurtulamazsa artık onun olurdu. Dilerse mehirsiz olarak onunla evlenir, dilerse onu bir başkasıyla evlendirerek mihrini almaya hak kazanır ve kadına bundan bir şey vermezdi. Dilerse, kocasından kendisine kalan mirası elinden almak için onu evlenmekten menederdi. Bunun üzerine inen ayette: "Ey inananlar! Kadınlara zorla mirascı olmaya kalkmanız size helâl değildir." (en-Nisâ, 4/19) buyurulmuştur.[11]

7) Bazı yiyecekleri kadınlara haram kılmak: Yiyeceklerin bazısı yalnız erkeklere ait olup kadınlara yasak ediliyordu.

"Onlar: Bu hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız erkeklerimize mahsus olup, eşlerimize yasaktır. Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olur" dediler (En'âm: 6/139)

8) Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek: Cahiliyye Arapları'nın kötü adetlerinden biri de kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeleriydi. Onlar bunu namuslarını korumak veya ar telakki ettikleri için, bazıları da sakat ve çirkin olarak doğduklarından yapıyorlardı. Kur'an-ı Kerîm'de şu ayetlerde buna işaret edilir:

"Onlardan birine Rahman olan Allah'a isnat ettikleri bir kız evlâd müjdelense içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilirdi." (ez-Zuhruf: 43/17),

"Diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hangi suçla öldürüldüğü sorulduğu zaman..." (Tekvir: 81/8-9)

"Ortak koştukları Şeyler müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü gösterirdi." (el-En'âm: 6/137)

9) Ekin ve hayvanlarından putlarına pay ayırmak: Ekin ve hayvanlarını iki kısma ayırıyor bir kısmını Allah'ın böyle emrettiğini sanarak Allah'a veriyor ve bir kısmını da Allah'a eş koştukları putlarına ayırıyorlardı. Onlar bu batıl inanç ve adetlerinde biraz daha ileri giderek Allah'ın payına düşeni alıyorlar, onu eş koştukları putların payına ekliyorlardı. Ama putlarının payından alıp öbürüne ilâve ettikleri görülmüyordu.

"Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan O'na pay ayırdılar ve kendi iddialarına göre: "Bu Allah'ındır, Şu da ortak koştuklarımızındır" dediler. Ortakları için ayırdıkları Allah için verilmezdi. Fakat Allah için ayırdıkları ortakları için verilirdi. Bu hükümleri ne kötüydü!" (el-En'âm: 6/136).

Bir kısım hayvanlarla ekinlerin bazısını dilediklerinden başkasına yasaklıyorlardı. Ayrıca bir kısım hayvanlara binerken ve keserken Allah'ın adının anılmasına engel oluyorlardı.[12]

10) Bahira, Saibe, Vasile, Ham gibi inançlara sahip olmak: Bunun dışında hayvanlarla ilgili şu adetleri de vardı:

Bahîra; deve beş batın doğurup beşincisinde erkek doğurursa kulağını çentip serbest bırakırlardı. Artık ona binmeyi ve sütünü sağmayı haram kabul ederlerdi. Buna "Bahîra" derlerdi.

Saibe; dileği yerine gelen kimsenin putlara adadığı deve idi. Buna da binilmez ve sütü sağılmazdı.

Vasîle; koyun dişi doğurursa kendileri için; erkek doğurursa putları için olurdu. Şayet biri erkek, biri dişi olmak üzere ikiz doğurursa, dişinin hatırı için erkeği de kesmezler ve buna "Vasîle" derlerdi.

Hâm; bir erkek devenin soyundan on döl alınırsa onun sırtı haram sayılır, su ve otlakta serbest bırakılırdı. Kimse ona dokunmazdı.

11) Hac ile ilgili bir takım batıl inançlara sahip olmak: Bütün bunlardan başka müşrikler atalarından devraldıkları birtakım adetleri devam ettirme konusunda direniyor ve hatta bunların bazılarının, kendilerini Allah (c.c.)'a daha çok yaklaştırdıklarını ileri sürüyorlardı.

İbn İshak şunları aktarıyor: "Kureyş, ya Fil olayından evvel veya daha sonra meydana geldiğini tahmin ettiğim bir bid'at ortaya çıkardı ki, tarihte (Hums) diye anılıp, asalet-i diniye iddiasından ibarettir." Bunlar: "Biz, İbrahim'in evladıyız, ehl-i Harem biziz, Beyt'in sahibiyiz, Mekke'nin de sâkini bulunuyoruz. Arap kabilelerinden hiçbir kabîle, bizim sahip olduğumuz bu şeref ve itibara sahip değildir. Binaenaleyh biz, bu müstesna mevkiimizin şeref ve itibarını korumalıyız. Bundan sonra Harem haricinde hiçbir şeye tazim etmeyip bütün ihtiramatımızı Harem dahilinde hasretmeliyiz. Meselâ, Arafat'ta halk ile bir sırada, yan yana, omuz omuza durup vakfe etmek, sonra halk ile geri dönüp gelmek bizim kadrimizi tenzil eder" diyorlardı.

İbn İshâk devamla: "Kureyşliler bu asalet fikrini ortaya koydu ve uygulamaya da başladı. Arafat'a çıkmayı, Arafat'tan ifazâyı terk ettiler. Herkes Arafat'ta vakfe ederken, bunlar Müzdelife'ye giderler, orada dururlardı. Ve "Biz ehlullahız, Harem-i Şerif'in hâdimleriyiz" diyerek, diğerleriyle eşitliği kabul etmezlerdi. Fakat bunlar, Arafat'ta vakfe etmenin İbrahim (a.s.)'in dini muktezası olduğunu biliyorlardı. Kinâne ile Hüzâaoğuları da bu hususta Kureyş'e iltihak etmişlerdi.

Bunlar hac için, umre için gelen bedevîlere müdahaleye kadar ileri gitmişlerdir. Harem hâricinden gelen herkesin, Beyt'in ilk tavafı Siyab-ı Hums ile tavaf etmelerini kararlaştırdılar ve uyguladılar. Bu kararın neticelerinden biri: Kim ki adi bir elbise ile gelip tavaf ederse, tavaftan sonra o elbiseyi çıkarıp atması zarûrî idi.

Bu kararların ikinci neticesi ise; asilzadelere mahsus bir elbisesi olmayan bedevî erkeklerin çıplak; kadınların da yalnız önü yırtmaçlı kısa iç gömleği ile tavafa mecbur edilmesidir.

Bu ve bunun gibi pek çok âdetler yürürlükte idi. Rasûlullah (s.a.s)'a iletilinceye kadar da bu âdetler yürürlükte kalmaya devam etti. Daha sonra da A'râf suresinin 26, 27, 28, 31 ve 32. ayetlerinde, çıplak tavaf ile birlikte diğer bid'atler de yasaklanmıştır.

Ebû Hüreyre (r.a.)'den gelen bir rivayete göre, Ebû Bekr es-Sıddık (r.a.) Vedâ Hacc'ından (bir sene) evvel, Hz. peygamber tarafından Hac Emîri olarak (Mekke'ye) gönderildiğinde, Ebû Bekr de Ebû Hureyre'yi Kurban Bayramı'nın ilk günü Mina'da büyük bir cemaat içinde halka (şu iki maddeyi) ilâna memur kılmıştır. (Ebu Hüreyre): "Ey Nas! İyi biliniz, bu yıldan sonra müşriklerin haccetmeleri, çıplakların da Kâbe'yi tavaf etmeleri yasaktır" demiştir.[13] Fakat onlar bunu kabule yanaşmamışlar, atalarını körükörüne taklide çalışmışlardır.

"Onlara: Allah'ın indirdiğine ve peygambere gelin dendiği zaman: Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter' derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu da bulamayan kimseler olsalar da mı?" (el-Mâide: 5/104).

İslâm, topluma hakim olunca bütün bu cahilî sistemin ilkel davranışlarını tamamen yasaklamıştır.[14]

Bütün bunlara baktığımızda, Cahiliyye'nin bir inanma biçimi olduğunu görüyoruz. Cahiliyye; bir şeyi gerçeği dışında bilmek, anlamak ve buna göre amel etmek demektir. Bu duruma göre Cahiliyye; insanın ve toplumun İslâm öncesi ve İslâm dışı bir yaşayış biçimiyle yaşaması demektir. Doğru yolun zıddı, ilmin aksi olan, eskiyen ve değişken olan, bölgelere, kavimlere ve anlayışlara göre kurulan her türlü İslâm dışı rejimler; cahilî sistemler ve hükümlerdir.

Cahiliyye; insanın insan iradesinin dışındaki unsurlar üzerinde toplanmasını temine çalışan, insanı insana ve topluma köle yapan bir sistemin; beşeriyeti Allah'a ibadetten uzaklaştırıp, herhangi bir adla anılan beşerî sistem ve prensiplere itaata zorlayan yönetimin adıdır. İnsanları, kavimlere, renklere, tarihlerinin karanlık çağı efsanelerine yönlendiren, ayrı ayrı dil farklılığı sebebiyle ümmet şuurundan uzaklaştırmaya çalışan her türlü despotizm, cahiliyenin bir görüntüsüdür. Kısaca cahiliyye, Allah'ın hükmünden başka hüküm arayan ve Allah'ın hükmünden başka hükme rıza gösterenlerin tavrı, hayat biçimi ve sistemidir.[15]

Sünen-i Nesei'de; "Babû Tefsiri Hicre" babında Câbir b. Zeyd'den rivayet edilen bir hadis-i şerif meselemize ışık tutmaktadır. Burada İbn-i Abbas (ra)'ın, hicretten önce Medine'nin dâru'ş-şirk durumunda olduğunu ve Akabe bey'atını izah ettiğini biliyoruz.[16] İmam-ı Serahsi'nin, hicretten önce Mekke'nin durumunu izah·ederken: "Mekke, İslâm hükümlerini uygulanmadığı bir dâru'ş-sirk idi."[17] hükmünü dikkate alırsak, cahiliyyenin zıddının İslâm olduğunu kavramamız kolaylaşır.

Cahiliyye kavramı, hakka ve hakikate dayanmayan her türlü itikadi ve amelî unsurları içine alan bir kavramdır. Şimdi cahiliyye devrinin kanunları üzerinde duralım. Niçin "cahiliyye devrinin adâlet ve hukuk sistemi" demiyoruz? Buradaki incelik şudur: Adâlet ve hukuk kelimeleri, İslâmî birer ıstılâhtır. Adâlet, Allahu Teâla nın (cc) emrine uygun şekilde amel etmektir. Buna riayet eden müslümana âdil, riayet etmeyene de fâsık denilir. Hukuk ise, hak kelimesinin çoğuludur ve lûgat mânası, bâtılın zıddıdır. Kanun mefhumu, İslâmî bir ıstılâh değildir. Cahiliyye devrinin kanunları, bâtıl şeriattan çıkarılmış birer kuraldan ibarettir.

Cahiliyye devrinde gerek bedevî (göçebe), gerekse medenî (şehirli) hayat yaşayan Araplar arasında, yazılı metne dayanan bir kanun sistemi yoktur. Bu devirde Arap Yarımadası'nın her tarafında değişik kanunlar yürürlüktedir. Yemen bölgesinde kanunlar, hükümdarların emirleri ile sınırlıdır.[18] Kuzeyde, Suriye ve Filistin çevresinde Roma Kanunları tatbik edilmiştir.[19] Doğu ve Kuzey-doğu bölgelerinde ise Zerdüşt dini tesirindeki Sasani Kanunları mevcuttur. Öte yandan bu bölgede bulunan Hıristiyanlar, beşerî münasebetlerinde Roma Kanunları ile karışık kilise örf ve âdetlerini esas almışlardır. Hicaz bölgesine gelince, bu bölgedeki Yahudiler Tevrat ve şerhi Talmut hükümleriyle hareket etmişler, onlarla ihtilat halinde bulunan Araplar da Yahudi kanunlarına bağlı kalmışlardır.[20]

Yazılı olmayan ve bir usûle dayanmayan cahiliyye kanunları, atalarından gelen örf ve âdete istinat etmektedir.[21] Nitekim, Mekke şehir devletinin kanunî müeyyideleri yazılı değildir. Tamamen örf ve âdete dayanan bir kanun devleti söz konusudur. Mekke’de yaşayan bütün kabile ve aşiretleri bağlayıcı kanunların, Dâru'n-Nedve adı verilen ve Kâbe'nin tam karşısında bulunan meclisten çıkarıldığı sabittir. Bu meclisin üyeleri, kırk yaşını doldurmuş ve kabilelerinin tasvibini almış kimselerden oluşuyordu. Her kabilenin bir tâgûtu vardı. Dâru'n-Nedve meclisinin ilk başkanı Kusayy, ondan sonra yerine geçen oğlu Abdü'd-Dar'dır.[22] Cahiliyye devrinin siyasî rejimi, kabile ve aşiret esasına dayanan ilkel bir demokrasidir. Örf ve âdete dayanan kanunî müeyyideleri uygulama yetkisi tâgût denilen kabile reisine bırakılmıştır.[23]

Cahiliyye devrinde, ceza kanunları intikam esasına dayanmaktadır. Adam öldürme suçu, umumiyetle kan dâvalarını gündeme getirmiştir. Ölenin velisinin, öldürenden intikam almaya kalkışması ile başlayan fesad,·çoğu zaman kabileler arası savaşa dönüşmüştür. Bununla beraber, kasıtsız adam öldürmede başvurulan tatbikat, diyet usûlüdür.[24] Eğer katil bulunamazsa, maktulün velisinin isteği üzerine kasame usûlüne başvurulur. Bu usûl, maktulün bulunduğu yer ahalisinden elli kişinin maktulü öldürmediklerine, öldüreni bilmediklerine dair yemin etmeleridir.[25] Bazı kaynaklarda, cahiliyye döneminde Zu'1-Mecasidi’l-Yeşkûri isimli birisinin, mirastan kız çocuğuna, erkek çocuğuna verdiği hissenin yarısı kadar hisse verdiği belirtilmektedir.[26] Aynca cahiliyye döneminde Kureyşliler, hırsızlık yapanın elini kestikleri ve yol kesenleri astıkları zikredilmektedir.[27] Bu haberler, bizi önemli bir mesele ile karşı karşıya getirmektedir. Acaba daha önce zikrettiğimiz cahiliyye devrindeki diyet ve kasame uygulaması veya hırsızın elini kesme cezası münferit vak'alar mıdır? Yoksa örfî kanuna dahil bir tatbikat mıdır? Bir başka ifadeyle Allahu Teâla’nın (cc) kitabı ve Hz. Peygamber'in (sav) tatbikatı ile teşri edilmiş olan[28] miras ve ceza hukukuna ait bu hükümleri, İslâm ibka mı etmiştir? Eğer ibka etti ise bunun kaynağı nedir?

İslâm ahkâmına uygun olan (sözkonusu tatbikatlar) cahiliyye devrinde meydana gelen münferid hadiselerdir. Kitabu'l-Muhabber'de miras tatbikatıyla ilgili haber; "Cahiliyyede kız çocuğuna ilk defa miras veren... ilk defa kız çocuğuna bir, erkeğe iki hisse takdir eden kimse..." şeklindedir. Bu ifadelerdeki "ilk defa" kaydı, üzerinde durulan miras tatbikatının daha öncelerden gelen köklü bir tatbikat olmadığını gösterir. Diğer taraftan Sahih-i Buhari’de İbn-i Abbas'tan şöyle bir rivayet vardır: "Öteden beri, ölenin malı erkek çocuğun olur ve vasiyet ana-babaya yapılırdı. Allah bu tatbikatı, iradesine uygun bir şekilde neshetti. Erkek evlada kıza verilen hissenin iki katını... takdir etti."[29] İbn-i Abbas'ın bu haberi, Kitabu'l-Muhabber'de verilen malûmatı cerh etmektedir. Zira nesh, mutlak mânâda bir hükmün yürürlükten kaldırılıp yerine yeni bir hüküm getirilmesidir. Dikkat edilirse İbn-i Abbas, "Allahu Teâlâ (cc) bu tatbikatı, iradesine uygun bir şekilde neshetti. Erkek evlada kıza verilen hissenin iki katını takdir etti." demiştir. O halde cahiliyye devrinde, İslâmî hükme uygun olan tatbikat, münferit bir vakıa olarak kalır ve İslâm dininin bunları ibka etmesi diye bir şey sözkonusu olamaz. Nitekim Ebu Ca'feri't-Tahâvî: "Bir miras, İslâm'dan önceki devirde İslâmî hükümlere uygun olarak taksim edilmiş veya hırsızlık yapan bir kimseye âynı şekilde İslâmî esaslara uygun ceza verilmişse, mahiyeti itibariyle aynı bile olsalar, bunlar İslâmî hükümlere dahil edilemezler. Çünkü teşri kaynakları farklıdır."[30] diyerek bir inceliğe işaret etmiştir. Dolayısıyla "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesine göre teşekkül eden meclislerin çıkardığı kanunları, İslâmî bir hüküm olarak değerlendiremeyiz. Cahiliyye kavramının, bu mahiyet içerisinde değerlendirilmesi gerekir. [31]

 

Cahiliyyenin Kapsamı:

 

Bir çok tefsir ve tercümede ‘bilgisiz olma, ilimden uzak olma’ diye anlaşılan ‘cahilliye’: Íslâm’a inanmayan kişi ve toplumların tutum, davranış, yaşantı, anlayış ve sistemlerini nitelemek üzere kullanılan bir kavramdır.

İslâm kültüründe ‘cahiliyye’, kendinden önceki dönemin inanç, tutum ve davranışlarını niteleyen ayırdedici  önemli bir kavramdır. İslâm’dan önceki dönemin adı ‘cahiliyye dönemi’ dir.

Bu niteleme olmuş-bitmiş bir dönemin adı olmaktan ziyade; Íslâm dışı inanış ve davranışların genel adıdır. İnsanların düşünüş ve davranışlarına inançları ya da dünya hayatını algılayışları yön verir. Kişi hangi dünya görüşüne inanıyorsa tutum ve davranışları ona uygun olur. Onun kabul ettiği değer yargıları, ahlâk ilkeleri inancından kaynaklanır.

İşte bir takım değer yargılarını, inanç esaslarını, düşünme ve davranış biçimlerini, ahlâk kurallarını bünyesinde toplayıp onlara yön veren iki sistem vardır. Bunlardan biri Allah’ın dini İslâm, diğeri de hangi ad altında olursa olsun ‘cahiliyye’ sistemleri, ya da ‘cahiliyye’ dinleridir. Şirk bu sistemin daha çok inanç yönüne ad olurken, cahiliyye ise bu gibi sistemlerin tutum, davranış ve değer yargılarına ad olmaktadır.

İslâm’dan önce cahiliyye insanları hem gerçek bilgi ve bu bilginin kurduğu sağlıklı toplum ve uygarlıktan yoksundular, hem de kendilerine doğru yolu gösterecek kitap ve peygamberden mahrum olduklari için güzel davranışlardan uzaktılar. İnsana olgun hareket etme imkanı veren bilgiden ve anlayıştan mahrum olduklari için kaba ve serttiler. Erken kızarlardı, akıllı hareket etmeyi bilmezlerdi, taassuba ve haksızlığa düşerlerdi. 

Bu durum bir anlamda barbarlıktı. İslâm’dan uzak olan kişi ve toplumlar genellikle ‘heva’larına uyarlar. Onlar canlarının, yani keyiflerinin istediğini yapmaktan başka bir şey bilmezler. Dolaysıyla, hak-hukuk, erdem ve iyilik, başkasına saygılı davranma ve olgunluk gösterme onların yapacağı iş değildir. Üstelik bu gibiler, hevalarına uyduklari için yanlış inançlara düşerler, uydurma ilâhlar bulurlar ve Allah’tan başkasına ibadet etmekten çekinmezler.

Bütün bunlar ‘cahilliyye’nin görüntüsüdür. [32]

 

Cahiliye ve Hilm:

 

Kimilerine göre cahiliyye’ ‘hilm’in karşıtıdır.

‘Hilm’ sözlükte, düşünerek hareket etme (teenni), sakinlik, yumuşak huyluluk, ahlâk ve karakter sağlamlığı, çok duygusal olmama, tedbirli davranma ve ılımlı olma gibi anlamlara gelir.

‘Cahillik’ ise bütün bu ahlakî davranışların zıddıdır. Cahiliyye ‘hilm’ sahibi olmama durumudur.

‘Hilm’ sahibi olma bir anlamda ‘medeni’ insan olma sıfatıdır. Bunun tam karşıtı olan cahillik ise, azgın, arzularının esiri, taşkın içgüdülerine uyan, aceleci bir karakteri olan, olgun davranışlardan yoksun, vahşi ve kaba kimsedir.

Cahiliyye dönemi insanı, Allah inancından uzak olduğu için gerçek bilgiden, barış ve sakinlikten, adaletli bir sistemdan mahrumdur. O yüzden o dönemin insanı vahşi ve kabaydı. Kuvvetliler zayıflarını eziyordu. Eline güç geçirenler başkalarına haksız yere saldırabiliyordu. Hak hep kuvvetlinindi. İnsanlar birbirine sevgi ve saygı değil, kan bağı ve çıkar bağı bağlıyordu. Yaptıkları yanlışların farkında bile değillerdi. Şiddet ve saldırganlığı erdem sayıyorlardı. Cehâletleri yüzünden putlara ilâh diye tapınıyor ve onlardan kaynaklandığını sandıkları bir dine inanıyorlardı.

Cahiliyye, iyiyi kötüden ayırmasını bilmeyen bir anlayışın adıdır. Bu anlayışa sahip olanlar kör bir inat üzerindedirler. Onlar gerçeğe karşı kör ve sağır gibi davranırlar. İslâm öncesi müşrikler öylesine kin ve saplantı içerisinde idiler ki, bu yüzden sonu gelmez kavgaların, kan davalarının, şiddet ve baskınların arkasından koşup duruyorlardı.

İslâm ile şereflenen sahabeler ‘cahiliyye dönemi’ ne ait her şeyi terkettiklerini söylerken, cahiliyyenin kibir ve taassubunu, sürekli sürtüşmeye yol açan kabilecilik anlayışını, kaba ve  hayırsız barbar davranışlarını, vahşi karakterini ve putçuluğuna ait her şeyi kasdediyorladı.

Nitekim Habeşistan’a hicret eden Ca’fer ibni Ebi Talib (ra) oradaki krala:

“Ey hükümdar! Biz cahiliyye düşüncesine sahip kimselerdik; putlara tapar, ölü hayvan eti yer, fuhuş yapardık. Akrabalık bağlarını keser, komşu haklarına uymazdık, içimizde güçlü olanlar zayıfların (hakkını) yerdi . İşte biz böyle iken, Allah (cc) bize içimizden bir elçi günderdi …”[33]

Kur’an; cahil, cahiliyye, cahillik etme kelimelerini farklı yerlerde benzer anlamlarda kullanmaktadır. Bu kullanımlardaki ortak nokta, cehaletin yanlızca bilgisizlik olmadığı, düşüncesizce haraket etme, işin doğrusu dururken yanlış yapma, ilme değil de zanna (sanılara) ve hayallere (ümniyye’ye) dayanma ön plana çıkmaktadır. Zaten böyle yapmak cahillerin davranış özelliğidir.

Hz. Musa (as) İsrailoğullarını denizden ve firavunun zulmünden kurtardıktan sonra, onlar puta tapan bir kavim (topluluk) gördüler ve Hz. Musa’dan gördükleri gibi bir tanrı istediler. Hz. Musa (as) onların bu yanlış isteklerine  “Siz gerçekten cahillikte bulunan bir kavimsiniz” dedi. (A’raf: 7/138)  Hz. Musa gibi bir Allah rasûlünün yanında iken putları ilâh diye istemek cahillikten başka bir şey olamazdı.

Hz. Hûd’dan (as), fakir kimseleri yanından kovmasını isteyenlerin tutumu[34], kadınları bırakıp ta erkeklere şehvetle giden Lût (as) kavminin çirkin işleri, putlara tapmaktan vazgeçmeyen ve peygamberini tehdit eden Âd kavminin davranışı cehâletten başka bir şey değildir.[35]

Hz. Yûsuf (as) kardeşlerinin kendisini kuyuya atmalarını ve onun hakkında kötülük düşünmelerini ‘cahillik’ diye nitelendiriyor. Çünkü kardeşleri bu yaptıklarının ne denli kötü olduğunu, kendilerine pek çok zarar verdiğini hesap etmemişlerdi, bu konuda cahil olmuşlardı.[36]

Allah’tan başkasına kulluk edenler cahillerdir:

“De ki: Ey cahiller, Allah’ın dışında bir başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?” (Zümer: 39/64) 

Allah’ın vahy yoluyla bildirdiği âyetlerinden yüz çevirenler, yaptıkları hatanın farkında değillerdir. Allah’ın dışında başka tanrılara ibadet yaparak elde ettikleri zararı hesap etmiyorlar. Allah’a ibadette bulunarak elde edecekleri mükâfatları da bilmiyorlar. Bu konuda duyarsız ve Hakk’a karşı boşuna kör ve sağır gibi davranıyorlar.

Hz. Musa (as) kavmine “Allah (cc) size bir sığır boğazlamanızı emrediyor” deyince onlar, “bizimle alay mi ediyorsun?” dediler. Hz. Musa’nın cevabı şöyle oldu : “Ben cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.” (Bakara: 2/67) 

Allah (cc) adına yalan uydurmak O’nun emretmediği bir şeyi O’nun adına ortaya atmak ve O’nun adına din ve yeni ibadet türleri uydurmak cahilliğin ta kandisidir.

Hz. Nûh (as)’a inanmayan ve kurtuluş gemisine binmeyen inkârcı oğlu için af dileyince Allah (cc) onu uyararak şöyle demişti:

“O kesinlikle senin ailenden değildi. Çünkü o salih (doğru) olmayan bir iş yaptı. Öyleyse hakkınde bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Gerçekten, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.” (Hûd: 11/46)

Cahâlet, cahillik her zaman kişiye kötülük yaptırır, günah işletir. Böyleleri eğer tevbe ederlerse, Allah (cc)  onların tevbesini kabul eder.[37] Allah (cc) gönderdiği âyetlere iman ettiği halde kimileri cahillikleri ve yaptıklarının sonunu düşünmemeleri nedeniyle hataya düşebilirler.[38]

Kur’an diyor ki:

 “Ey iman edenler! Eğer bir fasık (günahtan korkmayan) birisi size bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa cehâlet sonucu (farkında olmadan) bir topluluğa kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.” (Hucurât: 49/6) 

Mü’minler, kulaktan dolma malumatla, uydurma haberlerle ve sağlam bir delile dayanmayan bilgilerle bir şey ve kişiler hakkında hüküm vermemeliler. Cehâletle verilen kararlar isabetli olmazlar. Kur’an’ın cahil dediği kimseler, insanın yeryüzündeki konumunu idrak etmeyen, kaba ve sert, iyi düşünmekten  ve akıllı uslu hareket etmekten mahrum kişilerdir. Onlar yaptıklerı işleri, gösterdikleri davranışları sağlam bir bilgiye uyarak yapmazlar. Kendi heva’larına ve doğru sandıkları hayallerine uyarlar. Bu nedenle hem bilgisizce hatalara düşerler hem de davranışlarıyla bir sürü zarara yol açarlar. Hatta cehâletleri yüzünden, Allah’ın âyetlerinden yüz çevirir, elçilere ve onların tebliğ ettiklerine aldırmazlar, dünyada ve ahirette pek çok  zarara uğrarlar.

Bütün bu tutum ve davranışlar ‘cahilliye’ ahlâkıdır.

Allah’a hakkıyla kulluk yapan güzel insanlar, yeryüzünde vakarla, alçak gönüllü ve ciddiyetle yürürler.  Cahiller kendilerine sataştığı zaman da yüksek bir olgunlukla, onların seviyesinde inmeden ‘selâm’ der ve geçerler.[39]

Allah (cc) Peygamberimize şöyle emrediyor:

“Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslâma) uygun olan örfü emret ve cahillerden yüz çevir.” (A’raf: 7/199)[40] 

        

Cahiliyye Allah’ı İdrak Edememe İdeolojisidir:

 

Cahiliyye, cehâlet mantığı üzerine kurulu dünya görüşünün, tutum ve davranışların genel adıdır. Bu  görüşe sahip olanların davranışlarına cahilí düşünceler ve inançlar yön verir. Onlar sağlam bir bilgiye, insanı hakka ve en doğru bir yola götürecek bir ilme sahip olmadıkları için kendi hevalarının ölçüsünü  doğru sanırlar. O yüzden putlara tapmayı, peygamberlere ve Allah’ın âyetlerine karşı gelmeyi doğru zannederler. Zenginlik ve servetin üstünlük olduğunu düşünür ve yoksullarla bir arada bulunmak istemezler.[41] Mü’minler, sabırlı, ağırbaşlı, teenni ile, düşünerek hareket ederlerken; cahiller, ‘cahiliyye hamiyyeti - cahillik gayreti’yle davrandıkları için, sert ve kaba, düşüncesiz ve hafif meşrep davranırlar. Yerli yersiz öfkelenirler, kızgınlık ve gazap sahibidirler. Bu yüzden Hakk’a ve adalete göre iş yapamazlar.

Kur’an buna ‘cahiliyye hamiyyeti’ demektedir. İnkârcılar kalplerine bu cahiliyye çabasını koydukları zaman Allah (cc) da mü’minler üzerine ‘sekine- kalbi sakinleştirici’sini indirir ve onları ‘takva sözüne-Tevhid kelimesine’ bağlı tutar.[42]

Yukarıda geçtiği gibi ‘cahiliyye’ yalnızca İslâmdan önceki müşriklerin hayatının adı değildir. Kişilerin İslâmí hayatlarından önceki yaşantılarına da ‘cahiliyye’ denilir. Bununla beraber cahiliyye, cehâlet üzerine kurulu bütün tutum ve davranışların, İslâm’dan kaynaklanmayan bütün sistemlerin, bütün hükümlerin genel adıdır. Çünkü İslâm ve ona ait hükümler Allah’tan gelen sağlam bir ilme, diğerleri ise insanların hevalarından kaynaklanan zanlara dayanır.

Cahilí davranışlar her devirde ve her yerde görülebilir. Cahil kimselerin özelliklerine bakarsak, cahiliyyenin her zaman ve her yerde olabileceğini daha rahat anlarız.

Medine döneminde olan  şu olay ilginç bir örnektir. Bu olay üzerine Peygamberimiz (sav) her zaman gündeme gelebilecek cahiliyye davranışlarına dikkat çekmiş ve ümmetini uyarmıştır.

Cahiliyye döneminde birbirlerine düşman olan ve uzun seneler boyu süren kan davaları sebebiyle birbirlerine saldıran Evs ve Hacrec kabileleri müslüman olduktan sonra kardeş oldular ve düşmanlığa son verdiler. Bir gün onların tatlı tatlı sohbetlerini gören ve bunu kıskanan bir Medineli yahudi birisini göndererek onlara eski günlerini hatırlatmalarını söyledi. O gönderilen kişi de denileni yapınca her iki taraf silaha sarılarak savaşa kalkıştılar. Bunu öğrenen Peygamberimiz  (sav):

 “Ey müslümanlar! Allah, Allah! (Allah’tan korkun), ben aranızda iken, Allah (cc) size hidayet verdikten sonra birbirinizi cahiliyye’ye mi davet ediyorsunuz?..”[43]

Hz. Bilal-i Habeşí’ye (ra) ‘siyah kadının oğlu’ diyerek hakaret eden Hz. Ebu Zerr’e (ra) Peygamberimiz  (sav):     

“Onu annesinin renginden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hala cahiliyye ahlâkı bulunmaktadır.”[44]

Yine Peygamberimiz (sav) “cahiliyye davası; cahiliyye zamanında gibi kavmiyyetçilik ve asabiyye güdenleri ‘bizden değildir’ buyurmaktadır.[45]

“Ümmetimin içinde cahiliyye döneminden kalma, temamen terkedemeyecekleri dört âdet vardır: Asaletleriyle övünmek,

Başkalarını soyuna dil uzatmak,

Yıldızlar vesilesiyle yağmur istemek,

Ölünün arkasından yüksek sesle ağlamak.”[46]

Kur’an, müslüman kadınlara ‘cahiliyye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın’ diyor.[47]

Mü’minler, inançta, düşüncede, ahlâk ve davranışlarda, karar vermede ve insanlarla ilişkilerde Allah’ın indirdiği hükümlere uyarlar. Cahiliyye düşüncesine sahip olanlar ise Allah’ın hükümlerini tanımazlar, onları beğenmezler ve kendi hevalarına uyarlar.

Kur’an şöyle diyor: 

“Onlar hâlâ cahiliyye’nin hükmünü mü arıyorlar? Kesin bir bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?” (Maide: 5/50) [48]           

        

Günümüzde Cahiliyye:

 

Cahiliyye’yi, yanlızca İslâm’dan önceki dönem diye çevirme yanlış olacaktır. O dönemin adı da ‘cahiliyye’dir. Ancak bu kavram, cahilí davranış ve inançların genel adıdır. Firavun nasıl, haddi aşan, azan, kibirlenip kendini Allah’a muhtaç görmeyen, zulmün ve tuğyanın (azıp-sapıtmanın) sembolü ise; cahiliyye de bilgisizliğin, bilgisizce hareket etmenin, yaptığı şeyin sonucunu düşünmemenin, Allah’ı ve O’nun âyetlerini anlamamanın, Allah’a isyan etmenin ne kadar kötü olduğunu idrak edememenin sembol  kavramıdır.

İnsanların hevalarına uyduğu, nefislerinin, isteklerinin kulu oldukları, Allah’ın hükümlerinin kabul edilmediği, çeşitli ilâhlara ibadet edildiği, sömürü ve zulmün bulunduğu, kavmiyetçilik ve asabiyyenin (tarafgirliğin) yaygın olduğu, hüküm vermede hakkın ve adaletin uygulanmadığı her yer ve zamanda cahiliyye var demektir. Günümüzde de çeşitli yerlerde, tıpkı cahiliyye döneminde olduğu gibi Allah (cc) unutulmuştur. O ve O’nun hükümleri hayata ve insanların işlerine sokulmamaktadır. O’nun gönderdiği hükümlere uymayı bir tarafa bırakalım; yanlış, eksik ve hatta çağdışı sayılmaktadır. Günümüz insanlarının çoğu unuttukları âlemlerin Rabbi Allah’ın yerine sayısız ilâhlar ve putlar bulmuşlardır. Tıpkı cahiliyyede olduğu gibi sahte tanrılara ibadet edilmektedir. Ölçüler ilâhí kaynaktan değil, hevalardan alınmaktadır. Güçlünün borusu ötmekte, sözü geçmektedir. Zayıflar yine ezilmekte, insanlar haklarına yine gereği gibi kavuşamamaktadır. Kumar, zina, fuhuş, hırsızlık en geniş şekilde yapılmakta, içki su yerine içilmekte, riba (faiz) ekonominin can damarı kabul edilmektedir. İslâmın günah dediği pek çok şey çağdaş ahlâk sayılmaktadır. Kadınlar yine alınıp satılmakta, açılıp saçılmaları kadın hakkı, çağdaşlık kabul edilmektedir. 

Kısaca, Kuran’ın cahiliyye toplumu dediği müşrik toplumun anlayışı ve ahlâkı az bir değişiklikle günümüzde de aynen devam ediyor. Allah (cc), O’nun yüce hükümleri ve Ahiret hesaba pek katılmıyor.

Bu durum da ‘cahiliyye’den başka bir şey değildir. [49]

 

BAHÎRA

 

Cahiliye devrinde beşinci doğumunda dişi deve doğurduğu için kulağı kesilerek salınıverilen deve. Cahiliyye döneminde Araplar belli doğumlardan sonra devenin kulağını yarar ve onu serbest bırakırlardı. Deve bundan böyle bir çeşit dokunulmazlık statüsüne kavuşurdu. Sahibi artık ne sütünden, ne yününden ne de etinden yararlanabilirdi.[50] Bundan sonra deve, putlar içindir: putlara hizmet eden kâhinler ondan yararlanır.[51]

Kaç doğumdan sonra devenin bu statüye kavuştuğu konusunda farklı rivayetler vardır. Bazı rivayetlere göre beş doğumdan, bazılarına göre, doğurduğu yavruların hepsinin dişi olması durumunda, bazılarına göre ise beşinci olarak doğurduğunun erkek olması durumunda bu işlem sözkonusu olurdu.[52] Beşinci doğumu dişi olduğunda kadınlar onun et ve sütünden yiyemezlerdi.[53]

Doğumların adedi ve kimlerin o develerden yararlanabileceği konusunda başka rivayetler de mevcuttur.

Kur'an-ı Kerim, Mâide suresinin 103. ayetinde Arapların bu geleneğinden bahsetmekte ve böyle bir şeyin caiz olmadığı ifade edilmektedir.

Muhtemelen, Peygamber (s.a.s.)'e bu konuda sorulmuş bir soru üzerine Kur'an'da bu konuya temas edilmiştir. Nitekim sözkonusu ayet, Peygamber'e yöneltilmiş sorular siyakında geçmektedir.

Hiç şüphesiz bu develerin durumunun Kur'an'da zikredilmiş olmasının başka hikmetleri de mevcuttur. Tevhid akîdesinden uzaklaşmış toplumlarda şekil olarak olmasa bile, espri ve içerik olarak benzer âdetler mevcuttur. Meselâ günümüzde kimi karşılama törenlerinde hayvanların kurban edilip kanlarının, kendileri için kesildikleri kişilerin alnına sürülmesi; mezarlara adak adanması aynı espriyi taşımaktadır.

Kur'an bu develerden bahsetmekle bu tür adakların da caiz olmadığını anlatmaktadır.

Cahiliyenin ilkel kalıntılarından olan bahîra geleneği; sâibe, vesîle ve hâm âdetleriyle birlikte İslâm'ın yasakladığı âdetlerdendir. Mâide suresinin sözkonusu ayetinde şöyle buyrulur:

Allah kulağı kesilip salıverilen bahîra, putlara adak edilen sâibe develeri, putlar için kesilen vesileyi, sırtı yüke haram kılınan hâm'ın hiçbirini meşru' kılmamıştır. Ancak kâfirler Allah'a yalan iftira etmektedirler. Çoğunun da akılları ermez."[54]

 

SAİBE

 

Bir hastalıktan ve tehlikeden kurtulmak gayesiyle yapılan adağı yerine getirmek için bir onur işareti olarak serbest bırakılan ve yük vurulmayan erkek veya dişi deveye Arap müşriklerince verilen isim. Araplar cahiliye döneminde, seferden döndükleri zaman veya herhangi bir hastalıktan kurtulmak için, yahut buna benzer herhangi bir hususta adak adayacakları zaman; "benim bu devem Saibe" dir derlerdi.

Arapların cahiliye dönemindeki bu tür adlandırmaları birer âdet haline gelmişti. Bunlar, Allah'ın hükümlerini tanımayarak, kendi hevâ ve heveslerine göre bir yol takib ediyorlardı. Rasûlüllah (s.a.s) Saibe ismini ilk kullanan adamın, Amr olduğunu bildirmektedir.

Zeyd İbn Eslem'den gelen rivayette Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu ben Saibe’yi ilk salıveren ve İbrahim (a.s)'ın dinini ilk değiştireni çok iyi biliyorum." Orada bulunanlar;

"Kimdir o, ey Allah'ın Rasûlü?" diye sorduklarında Rasûlullah (s.a.s) buyurdu ki;

"Kaboğullarından Amr İbn Luhay'dir. Ben onu bağırsakları Cehennemde sürüklenirken gördüm. Onun kokusu Cehennemdekileri rahatsız ediyordu..."

Bundan başka bazı rivayetler kaydedilir. İbn İshak bu konuda şunları söylemektedir: Saibe aralarında erkek bulunmamak üzere on tane dişi yavru yapmış devedir. Böyle deveyi Araplar başıboş bırakırlar ve üzerine binmedikleri gibi; yününü kesmezler, sütünü sağmazlardı. Ancak sütünden misafire ikram ederlerdi.

Ebu Revk diyor ki: "Saibe şu anlamdadır: Bir kişi gidip ihtiyacını gördüğü zaman, malından bir dişi deveyi veya başkasını serbest bırakır ve bu putlar için olsun derdi. Bundan sonra o hayvan ne doğurursa putların olurdu".

İmam Süddî ise şunları kaydediyor: "Araplardan herhangi bir kişi ihtiyacını giderir veya bir hastalıktan şifa bulur veya fazla mal kazanırsa; malından bir kısmını putlar için serbest bırakırdı. Böyle serbest bırakılmış mala kim dokunacak olursa, dünyada cezaya çarptırılırdı"[55]

Allah'ın hâkimiyetine tecavüz eden ve bununla birlikte, kendi heva ve heveslerine uyarak atalarını izleyip uydurdukları hükümlerine geçerlilik kazandırmak için bu inançlarını Allah'a atfediyor ve yalan yere iftira ediyorlardı. Bunlar:

"Bu davarlar ve ekinleri dilediğimizden başkasının yemesi yasaktır; bir kısım develerin sırtlarına (Saibe vb.) yük vurmak haramdır" derler. Diğer bazı hayvanları da Allah’ın ismini anmadan boğazlarlar. Bütün bunları Allah'a iftira ederek yaparlar. Allah, yaptıkları iftiralara karşı onları cezalandıracaktır.

"Bu davarların karınlarından olan yavrular yalnız erkeklerimize aittir, karılarımıza yasaktır; ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olurlar" dediler. Allah bu tür sözlerin cezasını verecektir. Çünkü O Hakim'dir, Alim'dir" (el-En'am: 6/138-139).

Aziz ve Celil olan Allah bütün bunların, kendi dini ve şerîatiyle alakası olmadığını; bu gibi inançlarla kendisine yaklaşılamayacağını açıklamaktadır. Ancak müşrikler hayvanlar hakkındaki bu açıklamaları iftira olarak uydurup şeriat haline getirdiler. Allah Teala bu kimselerin iddialarına, basit düşüncelerine cevap vermekte ve bu hayvanlardan herhangi birini meşru kılmadığını bildirmektedir.

"Âllah, "Bahira, Saibe, Vasile ve Hamdan" hiç birini meşru kılmamıştır. Fakat küfretmekte olanlar, Allah namına yalan söyleyerek O'na iftira ediyorlar. Onların çoğunun akılları ermez" (el-Mâide: 5/103).

Böylece Allah Teâlâ bu şekilde hüküm koyanları, akılları ermeyen kişiler olarak nitelendirmektedir. Akılları ermeyen, Allah'ın hükümlerine itaat etmeyen kimselerin uydurdukları hükümler mü'minler için geçerli değildir. Ayrıca Kur'ân-ı Kerim, belirtilen hükümleri koyanları, bu işleri yaparken de Allah'a iftira edenleri tehdit etmektedir.[56]

 

VASÎLE

 

Putlara tapan cahiliye dönemi insanları tarafından belli sayıda doğumdan sonra erkek ve dişi olmak üzere ikiz dünyaya gelmiş olan yavrulardan "dişi olan erkek kardeşine kavuştu" diyerek putları için kurban etmekten muaf tuttukları hayvan.

Kur'ân-ı Kerîm'de bir yerde kullanılmış olan vasîle kelimesi[57]nin manasıyla ilgili olarak bunun deve, keçi ve koyundan hangi hayvanla ilgili olduğu kaçıncı doğumdan sonraki ikizlerle alakalı bir durum olduğu konusunda âlimler arasında farklı görüşler vardır. Bu görüşlerin şu şekilde özetlenmesi mümkündür.

1- Yedi batın doğum yapmış koyun yedinci doğumunda dişi doğurmuş ise kadınlar bu hayvandan ölmedikçe hiçbir surette faydalanamıyorlardı. Öldüğünde ise kadınlar ve erkek müştereken ondan istifade ediyorlardı. Erkek yavru doğmuş ise onu boğazlayıp beraberce yiyebiliyorlardı. Erkek ve dişi olmak üzere ikiz doğurursa "dişi erkek kardeşine kavuştu" deyip onu kardeşiyle beraber bırakıyorlar ve boğazlamaktan vazgeçiyorlardı. Bu hayvandan sadece erkekler faydalanabiliyorlar, kadınlar faydalanamıyorlardı. Eğer ölürse müştereken istifade ediyorlardı. Abdullah b. Abbas (ö. 68/687)'a göre vasîle budur. İbn Kuteybe (ö. 226/889)'nin görüşü de buna yakındır.[58]

2- Saîd b. el-Müseyyeb (ö. 94/713) ve İmam Mâlik (ö.179/795)'e göre ise vasîle birinci ve ikinci doğumda araya erkek yavru girmeden dişi doğuran genç devedir. Araya erkek yavru girmediği için dişiyi birleştirdi diyerek buna vasîle derler ve bununla putları adına yarış yaparlardı.[59]

3- İbn İshâk (ö.150/767)'a göre ise vasîle beş batından peş peşe ikiz olarak on dişi yavru doğurmuş olan koyundur. Bundan sonra doğuracağı kuzu erkek olsun dişi olsun sadece erkekler istifade edebiliyorlardı. Ölümü halinde ortaklaşa istifade söz konusuydu.[60]

4- Dahhak ö.105/723). Katâde (ö. 118/736) ve Ferra (ö. 207/882)'ya göre ise vasîle, yedi batın doğum yapıp yedinci doğum da erkek ve dişi olmak üzere ikiz oğlak doğuran keçidir. Yedinci doğumdaki erkek ve dişi olmakla üzere ikiz oğlak dünyaya geldiğinde "dişi olan kardeşine kavuştu" deyip onu boğazlamaktan menediyorlardı.[61] Bazıları buna koyunu da dahil etmişlerdir.[62]

5- Zeccâc(ö. 311/923)'in bu konudaki görüşü de şudur: Bir koyun dişi doğurduğunda onun kendilerinin kabul ediyorlar ve erkek kuzu dünyaya getirmişse ilahlarına kurban ediyorlardı. Eğer koyun erkek ve dişi olmak üzere ikiz kuzu dünyaya getirirse "dişi olan erkek kardeşine kavuştu" diyerek erkek olan ilahlara kurban etmiyorlardı.[63]

Zemahşerî (ö. 538/1143), Fahreddin er-Razî (ö. 606/1209) ve Ebussuûd Efendi (ö. 892/1487)'nin görüşleri de şudur: Bir koyun dişi kuzu doğurduğunda onu kendilerinin kabul ediyorlar, kuzunun erkek olması durumunda ise onu ilahlarının sayıyorlardı. Erkek ve dişi olarak ikiz kuzu dünyaya getirmesi halinde "dişi olan erkek kardeşine kavuştu" deyip erkek olanı boğazlamaktan vazgeçiyorlardı.[64]

Bütün bu ve bunlara benzer cahiliye adetleri islam tarafından kesinlikle ortadan kaldırılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s) "Kim bizim dinimizde olmayan bir şeyle amel ederse o reddolunmuştur"[65]

"Din adına sonradan uydurulup ortaya atılan her türlü Şeyden sakının, çünkü sonradan uydurulan her şey sapıklıktır"[66] buyurmak suretiyle bugün benzerlerine rastlanılabilen bazı olayların hiçbir değer taşımadığını ve islamda yasaklanmış olduğunu haber vermektedir.

Amr b. Luhayy el-Huzâî Mekke'ye melik olduğunda bir gün ziyaret için gittiği Meâb'ta Amâlika kabilesinin putlara taptığını görünce onlardan bir put istemiş, onlar da kırmızı akîkten yapılmış bir tanesini (Hübel veya Menât) ona vermişlerdi. Amr bu putu Kâbe'nin yakınma, zemzem kuyusunun üst tarafına dikerek herkesi ona tapınmaya çağırmıştı. Bundan başka İsâf, Nâile, Ved, Suvâ, Yeğüs, Yeûk vb. birçok put dikerek Arapları bu putlara kulluğa davet etmiş ve Bahîre, Sâibe, Hâm âdetlerini emretmişti. Bunlarla o Hz. İsmail'in dinini tahrif eden ilk kişi olmuş ve putlara kurban adama âdetini ilk defa ortaya koyan olmuştur.[67]

Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.s) bu yaptıklarından dolayı onu, bağırsaklarını cehennem ateşinde sürüklerken gördüğünü belirtmiştir.[68]

Yüce Allah bu câhiliye âdetini ortaya kaldırdığını şu ayetiyle haber vermektedir:

"Allah Teâlâ bahîre (kulağı yarılan), sâibe (putlar adına serbest bırakılan), vasîle ve hâm (on defa yavrulaması sebebiyle sırtına yük vurulmayan) gibi hayvanların adanmasını meşru kılmamıştır. Fakat kafirler bu inançlarını Allah'a isnad ederek yalan söylerler. Zaten onların çoğunun akılları ermez" (el-Mâide: 5/103).[69]

 

HAM

 

Cahiliye devrinde dölünden on batın doğan erkek deveye, veya dölünden olma bir erkek yavrusunun yetişip binme çağına gelen erkek deveye verilen isim.

Arapların câhiliye dönemi geleneklerine göre bazı koşullarda develer bir kutsallık statüsüne kavuşurlardı.

Böyle bir statüye kavuşmuş deveye artık binilmez, sırtına yük yüklenmezdi. Dilediği yerden su içer ve dilediği otlakta otlardı; kimse ona engel olmazdı.

Nakledildiğine göre Araplar arasında bu âdeti ilk yayan kişi, Amr b. Luhayy'dır. Adı geçen kişi, Mekke yöneticisi olduğu sırada Hz. İsmail'in dinini değiştirmiş, putlar yaptırıp onları Harem'e ve Kâbe çevresine dikmiş, Araplar arasında bazı develere kutsallık verilmesi geleneğini yaymıştır.[70]

Yüce Allah, Mâide sûresinde: "Ne bahîre, ne sâibe, ne vasîyle, ne ham'dan hiçbirini Allah meşru kılmadı, fakat küfretmekte olan kimseler, Allah namına yalan söyleyerek O'na iftira ediyorlar, çoklarının da aklı ermez" (el-Maide: 5/103) buyurarak insanlara bu tür şeyleri emretmediğini, aksine Arapların idareci ve ileri gelenlerinin Allah'a iftira ederek bu şeyleri onlara kabul ettirdiklerini anlatmaktadır. Âyette geçen "çoklarının da aklı ermez" sözleriyle de, o idarecilere körü körüne tabi olan insanlar kastedilmektedir. Bunlar, taklidin esiri olmuş ve hakkı bulmak için akıllarını kullanmaktan âciz kimselerdir.[71]

Hakkı bulmak için akıllarını kullanmayan ve idarecilerine körü körüne bağlı olup onların her yaptığında mutlaka bir hikmet bulunduğunu zanneden avâm tabakası daima aldatılmaya mahkûmdur.

Kur'ân'da bu tür develerden sözedilmesi, bu konuda sorulmuş bir soruya karşılık olabildiği gibi, bu tür âdetler, hakkı kaynağından öğrenip değerlendirme ve aklını kullanmaktan uzaklaşmış bütün toplumlarda revaç bulmaktadır. Meselâ bazı bölgelerinde Seyyid asıllı ailelerin köpeklerine taş atılamayacağı inancı buna bir misaldir.[72]

 

 



[1] Müfredat, s: 143.

[2] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 95.

[3]  İslâm Ansiklopedisi, İst.1977, c. II, sh.11 ("Cahiliyye" mad.)

[4] el-Bustanî, Müncidiu’t-Tullab, Beyrut I974. (18 bsm.) sh. 97.

[5] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yayınları: 75.

[6] Şâmil İslam Ansiklopedisi: 1/268-269.

[7] Ahmed Ağırakça, Durak Pusmaz, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/269.

[8] Ahmet Kalkan, İslam Akaidi: 271-272.

[9] Müslim, Eşribe: 3.

[10] Buhârî, Nikah, 36.

[11] Şevkânî, Fethu'l-Kadir, I, 440.

[12] el-En'âm, 6/138.

[13] Sahîh-i Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI, 13.

[14] el-Mâide: 5/103.

[15] Ahmed Ağırakça, Durak Pusmaz, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/269-270.

[16] Sünen-i Neseî, İst.1401, Çağrı Yayını. c. VII, sh. 144-145, (Kitabu'1 Bey'a-13, Babû Tefsiri'1 Hicre).

[17] İmam-ı. Serahsî, el-Mebsut, Beyrut, D. İhya Neşri, c. XIV, sh. 57.

[18] Prof. Dr. N. Çağatay, İslâm Oncesi Arap Tarihi ve Cahiliyye Çağı, sh. 28.

[19] İslâm Ansiklopdesi, c. IV, sh. 615 (Fuat Köprülü, "fıkıh" mad.)

[20] Ahmed Emin, Fecru'l-İslâm, Beyrut 1969, sh. 227.

[21] Prof. Salih Tuğ, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, Ankara 1963, sh.17.

[22] Mustafa Çelik, Cahiliyye Düzeninin Ruh Haritası, sh. 32-33.

[23] İbn-i Kayyım, İ'lâmu'I-Muvakkîn, Kahire 1955, c. I, sh. 52. Aynca Dr. H. İbrahim Hasan, Tarihu'l-İslâm, Kahire 1974, 8. bsm., c. I, sh. 51.

[24] Ahmed Emin, a.g.e., sh. 225-226.

[25] İmam-ı Nevevî, Şerhu Müslim, Kahire ty. c. IV, sh. 227.

[26] İbn-i Habib, Kitabu'l-Muhabber, Beyrut ty., sh. 324.

[27] İmam-ı Kurtubî, el-Câmiü li Ahkâmi'I-Kur'ân, Kahire 1967, c. VI, sh. 160. Ayrıca, İbn-i Habib, a.g.e., sh. 327, 328.

[28] Nisa: 4/11; Maide: 5/38; Sahih-i Buharî, K. Hudud, c. VIII, sh. 15-16; Sahih-i Müslim, K. Hudud; Sünen-i Tirmizî, K. Tahâre 110:/272 r. 145; İmam Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. II, sh.177.

[29] İbn-i Haceri`1-Askalânî, Fethu'l-Bâri, Kahire 1348, sh. 197. Ayrıca Bedrüddin-i Aynî, Umdetü'l-Kari, İstanbul 1308, c. VI, sh. 485; Sahih-i Buharî, K. Tefsir, c. V, sh.178.

[30] İmam-ı Tahavî, Şerh-i Meani'1-Asar, Haydarabad 1333, c. IV, sh. 245.

[31] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yayınları: 75-79.

[32] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 95-96.

[33] İbni Hişam: 1/336.

[34] Hûd: 11/29.

[35] Ahkaf: 46/23; En’am: 6/111.

[36] Yûsuf: 12/89.

[37] Nisa: 4/17; En’am: 6/54.

[38] Nahl: 16/119.

[39] Furkan: 25/63.

[40] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 96-99.

[41] Hûd: 11/20.

[42] Fetih: 48/26.

[43] İbni  İshak, nak. Íbni Hişam 2/555-556.

[44] Buharí, İman: 22. 1/14.

[45] Müslim, İmare: 53, Hadis no: 1848, 3/1476. Buharí, Cenaiz: 39, 2/104.

[46] Müslim, Cenaiz: 29, Hadis no: 934, 2/644.

[47] Ahzab: 33/33.

[48] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 99-100.

[49] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 100-101.

[50] İmam Şafiî, Ahkâmu'l-Kur'an, Beyrut 1980, I, 144.

[51] Kurtubî, el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1965, VI, 335.

[52] Kurtubî, a.g.e., VI, 336.

[53] İbn Kuteybe, Tefsîru Garîbi'l-Kur'an, Beyrut 1978, s. 147.

[54] M. Sait Şimşek, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/194-195.

[55] İbn Kesir, Tefsirul-Kurânil Azim, Ter. B. Karlığa, B. Çetiner, İstanbul 1984, VI, 2497-2505.

[56] Mustafa Türkeri, Şamil İslam Ansiklopedisi: 5/323.

[57] el-Mâide: 5/103.

[58] Taberî, Cami'u'l-Beyân, Beyrut 1405/1984, VII, 90; İbnü'l Cevzî, Zâdü'l-mesîr (neşr. M. Züheyr eş-Şâvis-Şuayb, Abdülkadir el-Arnaût, Dımaşk 1384-88/1964-68, II, 438; İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l azîm (nşr. M. İbrahim el-Bennâ ve dğr., Kahire 1390/1971, III, 205.

[59] Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'ân, İstanbul 1335-38, II, 385; Taberî, a.g.e., VII, 91; İbnü'l-Mevzi, a.g.e., II, 439, İbn Kesîr, a.g.e., III, 205.

[60] Taberî, a.g.e., VII, 88, İbnü'l Cevzî, a.g.e., II, 349, Kurtubî, el-Câmi'li-Ahkâmi'l-Kur'ân (nşr. Ebû İshak İbrahim, Kahire, 1386-87/1966-67, VI, 337; İbn Kesîr, a.g.e., III, 206.

[61] Taberî, a.g.e., VII, 90, İbnü'l Cevzi, a.g.e., II, 349.

[62] Fizuzâbûd el-Okyanusu'l-Basit fi Tercemeti'l-Kâmmüsi'l-Muhît (trc. Asım Efendi), İstanbul 1304-1305, IV,140.

[63] İbnü'l-Cevzî, a.g.e., II, 439.

[64] Zemahşerî, el-Keşşaf, Kahire 1387/1968, I, 649; Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Gayb (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd, Kahire 1934-62, XII, 110; Ebussuud Efendi, İrşâdü'l Akli's-Selîm, Beyrut ts (Dâru ihyâi't türâsi'l-Arabî), III, 86.

[65] Buhârî, İ'tisâm, 20, Büyü, 60, Sulh, 5; Müslim, Akdiye, 17-18; Ebû Dâvud, Sünnet, 5; İbn Mâce, Mukaddime, 2; Müsned, II,146.

[66] Müslim, Cum'a, 43; Ebû Dâvud, Sünnet, 5; Nesâî, İdeyn, 22, İbn Mâce, Mukaddime, 7; Dârimî, Mukaddime, 16, 23.

[67] Buhârî, Amel, 11, Menâkıb, 9, Tefsîr, V/12; Müslim, Küsüf, 3; Nesâî, Küsûf 11, Müsned, I, 446; Taberî, a.g.e., VII, 87-88; Fahreddin er-Râzi, a.g.e., XII, 110; Kurtubî, a.g.e., VI, 337-338; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî (nşr. M. Fuad Abdülbaki-Abdülaziz b. Bâzı, Dârü'l-Zikr, VI, 548-549; Aynî, Umdetü'l Kârî, Kahire, 1348, XVI, 90-91.

[68] Buhârî, Menâkıb, 9; Müslim, Cennet, 50.

[69] Saffet Köse, Şamil İslam Ansiklopedisi: 6/314-315.

[70] Elmalı M. Hamdi Yazır Hak Dini Kur'an Dili, III, 1823.

[71] Ebu's-Suûd, İrşâdu'l-Akli's-Selîm, III, 86-87.

[72] M. Sait Şimşek, Şamil İslam Ansiklopedisi: 2/318.

 
  Bugün 4 ziyaretçi (41 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=