Bismillahirrahmanirrahim
  Cami
 


CAMİ

 

Toplayıcı, toplayan, kaplayan, müslümanların ibadet gayesiyle toplandıkları yer, ma'bed.

"Câmi" terimi "(cemaatleri) bir araya getiren mescid" anlamındaki "el-mescidü'l-câmi"den kısaltılarak sonradan kullanılmaya başlanmıştır. Kur'an'da, hadislerde ve ilk tarihî kaynaklarda "câmi" yerine "mescid" kelimesi geçmektedir. "Mescid", "secde edilen yer" anlamında bir mekân ismidir. Namazın başka rükünleri de olmasına rağmen ibadet edilen yer, önemine binaen secdeye izafe edilmiştir. İnsanın daha ilk yaratılışında şahit olduğu secde[1] hürmet ve tazimin en güzel ifadesidir. Hz. Peygamber (s.a.s) onu, kulun Allah'a en yakın anı olarak vasıflandırmıştır.[2] İçinde Allah'a ibadet edilen her yere mescid denilmiştir. Kur'an bu geniş anlamıyla mescidi geçmiş dinlerin mabedleri ile beraber zikreder.[3]

Batı dillerinde kullanılmakta olan "mosquee" ve benzeri terimler "mescid"in değişik telaffuzundan doğmuştur. Osmanlılar da sultanlar tarafından yaptırılan câmilere "salâtin câmi", vezirler ve rical tarafından yaptırılanlara, yaptıranın adına izafeten "... câmii" küçük olanlara da "mescid" demişlerdir.[4]

 

İlk Câmiler:

 

Hz. Âdem (a.s.)'in yeryüzüne ilk geldiği yer olarak kabul edilen Serendip (Seylan) adasında kendine ait bir mescidi olduğu rivayet edilir.[5] Halen bu adada, Hz. Âdem'in adını taşıyan bir dağ ve tepesinde ona ait olduğu söylenen bir ayak izi ve geniş bir düzlük bulunmaktadır. Rivayet doğru bile olsa, bu mescid özel olmalıdır. Kur'an'ın bildirdiğine göre insanların tümü için yapılan ilk ma'bed Kâbe'dir:

"Şüphesiz âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev Mekke'deki Kâbe'dir. Orada apaçık nişaneler ve İbrâhim'in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur." (Âli İmrân, 3/96-97)

Kâbe'yi de içine alan geniş sahaya "Mescid-i Haram"* denilir. Ebû Zer (r.a.)'in merakı üzerine Hz. Peygamber (s.a.s)'in verdiği bilgilerden anlaşıldığına göre, Kâbe'den sonra Mescid-i Aksa yapılmıştır. Bu iki mescid ilk banileri olarak bilinen Hz. İbrahim (a.s.) ve Süleyman (a.s.) dan çok öncelere dayanmaktadır.[6]

İslâm'ın ilk yıllarında müşrikler, İslâm'ı seçen zayıf ve desteksiz müslümanları dinlerinden döndürmek ve yeniden kendi küfür düzenlerine ve putlarına ibadet ettirmek için onlara korkunç işkenceler yapıyorlardı. Hz. Bilâl, Ammâr İbn Yâsir ve Habbâb'ın uğradığı işkenceler, diğerlerine nazaran en şiddetlileri idi.

Diğer müslümanlar, zaman zaman namazlarını Harem-i Şerif'te kılıyorlardı. Müşrikler güçlü kabilelere mensup olan müslümanlara fazla yaklaşamıyorlardı. Ama bu garip ve cefakâr müslümanlar, Harem'de namaz kılamıyorlardı. Hatta müslümanlıklarını gizlemek zorunda kalıyorlardı. İşte Erkam b. Ebi'l-Erkam'ın evinden sonra ilk mescid, Ammar b. Yâsir'in gizlice namaz kılmak maksadıyla evinin bir bölümünde bir yer ayırmasıyla gerçekleştirilmişti.

İkinci mescid ise yine hicretten evvel Hz. Ebû Bekr es-Sıddık'ın kendi evinde inşa ettirdiği mescittir. Bu da bir zaruret sonucunda yapılmış bir mesciddir. Teymoğulları kabîlesine mensup olan Hz. Ebû Bekr es-Sıddık (r.a.) kendisinin Mekke'de nüfuzu olmakla beraber kabilesinin öteki kabileler tarafından horlanması sebebiyle, öteki muhacirler gibi Habeşistan'â hicret etmek istemişti. Onun Mekke'den ayrılması bir çoklarını endişelendirdi. Çünkü zengindi ve Mekke'nin ekonomisine büyük katkısı vardı. Bunun üzerine İbn Dağunna adında bir Mekkeli, onu himayesine almakla hem kötülükten korumuş hem de hicret ederek Mekke'den ayrılmasını engellemiş oluyordu. Himayeye alma, bu tür şehir devletlerinde geçerli bir hukuk kuralıydı. Ancak İbn Dağunna'nın bir şartı vardı. Namaz ve ibadetlerini Harem-i Şerif'te yapmayacaktı. Hatta Ebû Bekir, ibadetlerini gizli yapacaktı. İşte bu anlaşma üzerine o, evinin avlusunu mescid edinmişti.

İslâm'da Hz. Peygamber'in umuma açık olarak ashabı ile birlikte namaz kıldığı ilk mescid Hicret esnasında inşa edilen Kubâ'dır. Hicret'ten sonra Hz. Peygamber Medine'de Mescid-i Nebevî'yi inşa etti. Bu iki mescidin inşasında Hz. Peygamber ashabı ile birlikte bir işçi gibi çalışmıştır. Sonraları Medine'de dokuz mescid daha yaptırılmıştır. İslâm'ın yayılmasına orantılı olarak mescidler geniş bir alana yayıldılar. Buhâri'nin, Mescid-i Nebevî' den sonra içinde cuma namazı kılınan ilk mescidin Abd-i Kaysoğulları ülkesindeki Cuvâsa Mescidi olduğuna dair rivayeti[7], daha Hz. Peygamber'in sağlığında mescidlerin ne kadar geniş bir alana yayılmış olduğunu göstermektedir. Cuvâsa, Mekke ve Medine yöresinde olmayıp, bugünkü Riyad ve Zahran arasındadır. [8]

 

Mescid-i Nebevi’nin Mimarîsi:

 

Yapımı yedi ay kadar süren Mescid-i Nebevî 100x100 zira (yaklaşık 48x48 m.) ebâdında mütevâzi bir yapıydı. Kıbleye göre sol tarafta Hz. Peygamber'in odaları sıralanıyordu. Arka kısmında üzeri hurma lifleri ve dallarıyla örtülmüş, fakir öğrencilerin barındığı Suffe bulunmaktaydı. [9]

 

Osmanlı Câmi Mimarisinin Başlıca Üslûp ve Ekolleri:

 

İlk câmiler Mescid-i Nebevî örneğinde görüldüğü gibi sütunlu revakların çevrelediği bir avludan ibaretti. Bu plân Eyyûbîler'e kadar pek fazla bir değişikliğe uğramadı. Yeni milletlerin İslâm'ı kabul etmeleri ve onların mimarî anlayışının etkisi, fetihlerle ele geçirilen bölgelerin kültürel tesiri, coğrafî şartları, malzemenin sağladığı bir takım imkânlar câmi mimarisinde gelişmelere yol almıştır. İran, Maverâünnehr, Anadolu, Kuzey Afrika ve Endülüs'te gelişen câmi mimarisi Osmanlılar'da Mimar Sinan'la zirveye ulaştı. Osmanlı câmi mimarisinin başlıca üslûp ve ekolleri kısaca şunlardır:

a) Bursa Üslûbu (1325-1501): Ulu Câmi ve Yeşil Câmi.

b) Klâsik Üslûp (1501-1616). Süleymâniye, Şehzade, Selimiye câmileri,

c) Yenileştirilen Klâsik Üslûp (1616-1703): Sultan Ahmed Camii.

d) Lâle Devri üslûbu (1703-1730): III. Ahmet Çeşmesi.

e) Barok üslûbu (1730-1808): Lâleli ve Nuruosmaniye câmileri.

f) Ampir üslûbu (1808-1874): Ortaköy Camii.

g) Yeni Klâsik Üslûp (1874-1930): Valide Camii.

Klâsik Türk câmileri başlıca şu kısımlardan meydana gelir: Dış avlu, iç avlu, son cemaat mahalli, sahn, yan sofalar, mihrap. İç avlunun etrafı revaklı olup, orta yerde abdest almak için bir şadırvan bulunur. Arka duvara bitişik bölüm son cemaat mahalli olup, geç kalanların cemaatle namaz kılmalarını temin için mihrap yapılmıştır. Câmi içinde bulunan minber, mihrap, vaaz kürsüleri, müezzin mahfelleri bazı câmilerde padişahın namaz kılması için yapılan hünkâr mahfelleri birer sanat şaheseridir. Minareler ise bir ustalık ve zerafet sembolüdür. [10]

 

Camii Görevlileri:

 

Câmilerde başlıca şu görevliler bulunur:

 

1) İmam:

 

Kelime olarak önder, devlet başkanı gibi anlamları vardır. Hz. Peygamber zamanında bir yere öğretici olarak gönderilen kişi, aynı zamanda onların imamlığını da yapmakta idi. Hz. Peygamber Kur'an'ı en güzel okuyanı yaşça küçük de olsa imam tayin etmiştir. Atadığı valiler aynı zamanda merkezî câmiin imamlığını da yapmakta idi. Câmi imamlarının namaz kıldırma dışında başka birçok görevleri de vardır. [11]

 

2) Müezzin:

 

Vakti geldiğinde ezan okur ve câmi içinde diğer müezzinlik görevlerini yerine getirir. Hz. Peygamber (s.a.s) müezzinleri Bilâl, Sa'd b. Karaz gibi sesi güzel olanlardan seçmiştir. [12]

 

3) Vâiz:

 

Namaz vakitlerinden önce bilhassa cuma, bayram ve terâvih önceleri halkı çeşitli konularda aydınlatan, nasihat eden kimselerdir. Câmilerde va'z âdeti, Hz. Ömer zamanında başlamıştır. Bu görevi ilk ifâ eden Temim ed-Dârî olmuştur. [13]

 

4) Kayyum:

 

Câmilerin temiz ve düzenli olmasını sağlayan görevlilerdir. Hz. Peygamber (s.a.s) mescidlerin temizliğine çok önem vermiştir. O hayatta iken mescidi süpüren bir kadıncağız vardı. Vefatı kendisine haber verilmeden defnedildi. Rasûlullah bu duruma çok üzülmüş ve onun mezarı başında namaz kılmıştır. Onu Cennet'te mescidin kırıntılarını süpürürken gördüğünü haber vermiştir.[14]

Câmilerde genel olarak bu dört grup görev yapmakla beraber, bilhassa Osmanlıların yükselme çağında bu sayı otuza kadar yaklaşmaktadır. Vakfiyelerde zikredilen görevlilerden bazıları şunlardır: Hatip, ecza-han, devirhan, ders-i âmm, ferrâş, şeyhu'l-kurrâ, müderris, bevvâb, naat-han, muhaddis, hâfız-ı kütüp, kandilci, buhurî, mahyacı, şifâ-i şerif hocası...[15]

 

Camilerin Fonksiyonları:

 

Câmilerin fonksiyonları, 1) Mabed, 2) Yönetim merkezi, 3) İlim ve kültür merkezi olarak üç grupta mütalâa etmek mümkündür.[16]

 

1) Mabed olarak:

 

Esas itibariyle mescidler içinde ibadet edilmek üzere inşa edilmişlerdir. Bu itibarla kudsiyet kazanmışlar ve "Allah'ın evi" adını almışlardır. Kur'an Allah'ın adının anılması için yapıldığını belirtmektedir.[17] İslâm dini toplu ibadeti teşvik etmiştir. Cemaatle kılınan namaz, yalnız kılınandan 25-27 derece daha üstün tutulmuştur. Her renkten ve sınıftan insanın bir araya gelip omuz omuza ibadet etmeleri, sosyal dayanışmanın sağlanmasında önemli bir faktör olmuştur. [18]

 

2) Yönetim Merkezi Olarak:

 

Hz. Peygamber (s.a.s)'in nübüvvet görevi yanında, devlet başkanlığı, hâkimlik, komutanlık gibi görevleri de vardı. Bu görevler, İslâm devlet başkanının görevleridir. Medine'deki Mescid-i Nebevî O'nun bu görevlerine uygun olarak devletin idare merkezi özelliği taşımakta idi. Elçiler orada karşılanır, Bazen orada misafir edilir, ordu orada teçhiz edilip sefere gönderilir, dâvâlara orada bakılır, devletin hazinesi orada muhafaza edilir ve sarfedilmesi gereken yerlere oradan sarfedilirdi. Câmilerin bu görevleri vilâyetler düzeyinde de aynı idi. Câmiler halkın birbirleriyle ve devletle kaynaştığı bir yer durumundaydı. İlk Osmanlı câmileri de bir devlet merkezi olarak plânlanmış ve bu görev için kullanılmışlardır. [19]

 

3) Bir İlim ve Kültür Merkezi Olarak:

 

Hiç bir din İslâm kadar ilme önem vermemiştir. Kendisinin "muallim" olarak gönderildiğini ifade eden Hz. Peygamber (s.a.s) Mescid-i Nebevî'deki "Suffe" ile, üniversitelerin ilk temelini atmıştır. Suffe yatılı bir üniversite özelliği taşımakta idi. Hz. Peygamber (s.a.s)'le başlayan ders halkaları değişik ilim dallarını da içine alarak yüzyıllarca, mescidlerde devam etmiştir. Hz. Peygamber zamanında değişik sosyal amaçlar için de kullanılan mescid (câmi) bir çok müessesenin temelini oluşturur. Câmilere sığamaz hale gelen bu müesseseler daha sonra külliyeleri meydana getirmiştir. Zamanla câmiler, herkesin okuması için eserlerinin bir nüshasını buralara bırakan müellifler sayesinde, bir kütüphane hizmeti de vermişlerdir. Satın alınan kitaplarla zenginleştirilen bu kütüphaneler, "hâfız-ı kütüp" adı verilen memurlarca idare ediliyordu. Böylece câmiler ruh ve maddenin bütünleştiği bir merkez durumundaydı. [20]

 

Câmi Âdâbı:

 

Allah (c.c.): "Ey Âdem oğulları, her mescidde zînetlerinizi takının." (el-Araf: 7/31) buyurmaktadır. "Zînet"ten maksat edeptir. Câmilerin ilk yapılış gayesi Allah'a ibadettir. Bu bakımdan ibadet esnasında, cemaati rahatsız edecek derecede yüksek sesle konuşmak, soğan-sarımsak gibi kokusu çirkin görülen şeyler yenilerek câmiye gelmek, safları çiğneyerek ileriye geçmeye çalışmak vb. davranışlar hoş karşılanmamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s) mescidlere girerken sağ ayağı ile girer ve (euzü billahi azimi vebacehehe ekrame vesalihinehü agdıma eşşeydani ercaim) diye dua ederdi. Bir rivayette degirerken “Allahumme’ftah ebvabe rahmetike” diye dua ettiği, çıkarken de “Allahumme es’eluke min fadlike” denilmesini istediği nakledilmiştir.

Mescidlere girildiğinde iki rekat "tahiyyetü'l-mescid"* (câmiye hürmet) namazı kılmak Hz. Peygamber'in sünnetidir.[21]

 

CAMİ VE EĞİTİM

 

İnsanlar "bilgisiz" ve "görgü"süz olarak dünyaya gelirler. Gördükleri eğitim ve öğretim onları görgülü ve bilgili hale getirir. Ama insanlarda unutma özelliği vardır. Bu sebeple bir zamanlar çok iyi bildikleri bir şeyi bir müddet sonra bilemez olurlar. Unutulan şeylerin yerini başka şeyler alır. İnsanda cahillik esas olduğu için bununla mücadelenin sürekli olması, eğitim ve öğretimin devamlı yapılması gerekir. Bu sebeple öğrenme beşikten mezara kadar devam etmesi gereken bir iştir. Öğrenme herkesin tabii olarak ihtiyaç duyduğu bir şey olduğundan bununun hava gibi su gibi ya da en azından ekmek gibi kolayca elde edilebilecek bir konumda olması gerekir. Her toplumda öyle bir eğitim ve öğretim kurumu olmalı ki, orada, her kesin ihtiyaç duyacağı bilgiler ilkokul seviyesinden üniversite, hatta lisans üstü ve doktora seviyesine kadar öğretilebilmeli ve oraya giriş için hiç bir formalite aranmamalı, orası herkesin çekinmeden girebileceği bir yer olmalıdır. Yaşı, bilgi seviyesi, sosyal durumu ve cinsiyeti farklı olan her insan, bu farklılığın önemsenmediği bir eğitim ve öğretim kurumuna, hiç kimseye sormadan, hiç kimsenin bakışlarıyla rahatsız edilmeden ve masrafa girmeden canı istediği zaman girme imkanına sahip olmalıdır. Burada sadece bilgi değil, görgü kurallarını da öğrenmelidir. "Bu, tatlı bir hayaldir." denebilecek böyle bir müesseseye müslümanlar ilk günden beri sahiptir. [22]

 

Açık Üniversite

 

Yukarıda anlatılmaya çalışılan manadaki ilk açık eğitim ve öğretim kurumunu Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Medine-i Münevvere'de kurmuş, çalıştırmış ve bu yolla çok insan yetiştirmiştir.

Müslümanların ilk açık eğitim ve öğretim kurumu Mescid-i Nebevî'dir. Buranın ilk hocası olan Hz. Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem yaşları, kabiliyetleri, kültürleri ve sosyal durumları birbirinden farklı olan erkek ve kadın sahabelerini burada yetiştirmiştir. Kalacak yerleri ve maddi imkanları olmayan bir kısım sahabiler için de Suffa adı ile Mescidin arkasında bir yer inşa edilmiş ve orası yüze yakın sahabi için yurt olmuştur. Bu zatların başka meşguliyetleri olmadığı için Hz. Peygamberden daha çok istifade etme imkanı bulmuşlardır. Meşguliyetleri dolayısıyla her zaman Hz. Peygamberin yanında bulunamayanlar ise diğer arkadaşlarının yardımıyla eksik bilgilerini tamamlamaya çalışmışlardır.

Bu sahabiler daha sonra hem Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemden görüp öğrendiklerini aktarmak, hem de bazı yeni konularda şahsi görüş ve tercihlerini ortaya koymak suretiyle dinî, hukukî, siyasî, iktisadî, ahlakî ve sosyal konularda yapılan bütün ilmî çalışmalarda kendilerine başvurulan önemli bir kaynak olmuşlardır. Hz. Peygamber'in yetiştirdiği bu zatlardan intikal eden bilgiler bugün İslâm aleminde yapılmakta olan ilmî çalışmalarda paha biçilmez bir değere sahiptir.

Cami, ilmî çalışmaların merkezi olma hüviyetini asırlarca devam ettirmiştir. Bugün Arapça’da üniversite anlamına gelen "camia" kelimesi bir kapalı ta ilavesiyle elde edilmiştir. Yüzyüze eğitim ve öğretim faaliyetlerinin yürütüldüğü cami, ilk günden beri bir açık üniversitedir. Buraya devam etmek için bir okulu bitirmek ve bir imtihanı kazanmış olmak gerekmez. Her yaşta ve her kültür seviyesindeki kadın ve erkek buraya devam edebilir. Müslümanlar Normal üniversite binalarını da camilerin etrafına inşa etmişler, buralarda okuyan öğrencilerin ve okutan hocaların her türlü ihtiyacının karşılanması için vakıflar kurmuşlardır. Böylece üniversiteler devlete yük olmamıştır.[23]

Bizim bazı camilerimiz açık üniversite olma özelliğini devam ettirmektedir. Ben şahsen camide yapılan bu eğitim ve öğretimden çok istifade etmişimdir. Bulunduğum noktaya gelebilmemde bunun büyük bir yeri vardır. Erzurum'da sabah namazından önce Taş camiinde Ali KÜÇÜK hocadan, ikindi namazlarından sonra Lalapaşa Camiinde rahmetli Lutfullah BİNGÖL hocadan aldığım ilim ve feyzi unutmak mümkün değildir. Buralarda ilmin yanında, ahlak, fedakarlık ve hizmet aşkı öğretilmektedir. O günlerde benimle beraber ders halkasına oturan bir kaç kişiden her biri bugün gerek üniversitelerde ve gerekse sosyal hayatta etkin bir hizmet vermektedirler. Günümüzde bu derslerin azalmış olması üzüntü vericidir. [24]

 

Her Cami Bir Okul

 

Ülkemizde bulunan camilerin bir kısmının, etrafındaki medreselerle birlikte birer üniversite haline getirilmeleri bir hedef olarak zihinlerimizde durabilir. Fakat bütün camilerimiz, ilk ve orta dereceli okul seviyesinde bir kısım derslerin okunacağı birer mekan haline dönüştürülebilir. Buralarda da Kur'an-ı Kerim, Arapça, fıkıh, kelam, tefsir, hadis, hat, Türk Dilbilgisi, Türk Tarihi, İslâm Tarihi gibi bir kısım dersler okutulabilir. Açık öğretim imtihanı gibi bir imtihan düzenlenerek bu derslere katılmış olan veya bu dersleri başka yerlerde, kendi özel imkanlarıyla almış olan kimselerden başarılı olanlara birer sertifika verilir. Sertifikalar kendi aralarında bir sıralamaya tabi tutulur. Şu şu derslerin sertifikalarına sahip olanlara ilkokul, şu sertifikalara sahip olanlar ortaokul, daha başka bir bölümüne sahip olanlarda lise veya İmam Hatip Lisesi mezunu kabul edilebilirler. Böylece hem öğretimde kalite artmış olur hem de yediden yetmişe herkese hitabeden ciddi bir öğretim seferberliği yapılmış olur.

Ayrıca ömrünün bir döneminde okumamış veya arzuladığı bir dersi alamamış olan kimselere okuma kapısı daima açık kalmış olur. Belirlenecek miktarda sertifika sahipleri üniversiteye de girebilmelidirler. Bu sayede devletin Milli Eğitime yapacağı harcamalarda büyük bir tasarruf da söz konusu olur. Bu bizim kendi öz sistemimizdir. Bütün dünya bu sisteme doğru kaymaktadır. Bu sistemi İngilizlerin bir süredir uyguladığı ve sertifikaları da O-level ve A-level diye guruplara ayırdığı malumdur.

Bu sayede, cami olarak yapılmış olan o mükemmel binalar, İslâm tarihindeki birer öğrenim ve eğitim merkezi olma fonksiyonlarına yeniden kavuşmuş olurlar. Camilerden ve müslümanlardan korkan zihniyet artık yerini ileri görüşlü temiz ve hür fikirli insanlara bırakmaya başladığı için bu işin zor olacağını zannetmiyorum. [25]

 

Camide Dini Eğitim

 

Halkımızın ve bilhassa gençlerimizin dine olan ilgi ve bağlılığı gün geçtikçe artmaktadır. Bunların çoğu dini bilgi ve eğitim eksikliklerini sağlıksız ve dengesiz bir biçimde karşıladığı için Fatiha süresini doğru okuyamadığı halde hocaları beğenmeyen, namazın ve abdestin farzlarını bilmediği halde önemli dini konularda kendini yetkili sayıp tartışmalara giren insanlara sıkça rastlamak mümkün olmaktadır. İsteklerinin esiri olmuş bazı kimselerin etrafına adam toplama ve bir varlık gösterme gayretiyle saf, temiz ve iyi niyetli bir kısım şahısları yanlış yönlendirdikleri artık herkesin bildiği bir husustur. İslâmî hizmetler, Türkiye'deki İslâmî gelişmenin gerisinde kalmaya devam ettiği sürece bu durumu normal kabul etmek gerekir. Konuya hangi tarafından bakarsanız bakın, ihtiyaç duyulan İslâmi hizmetlerin verileceği tek mekan camidir. Haklı olarak bu hizmetler Diyanet teşkilatından beklenmektedir. Bunun için cami hizmetleri aşağıdaki biçimde verilen. [26]

 

1- İmam ve Müezzinler

 

Günde beş vakit kılınan namazın doğru olarak kılınabilmesi için namaz surelerinin ve duaların yanlışsız ve usulüne uygun olarak okunması gerekir. Ayrıca boy abdesti, namaz abdesti, kadınlara mahsus özel haller, örtünme elbise temizliği, namaz kılınan yerin temizliği namaz vakitleri, kıble ve namaz kılarken dikkat edilecek hususlar her müslüman tarafından bilinmesi gereken hususlardır. Ayrıca herkes bir müslümanın neye inanması ve nasıl inanması gerektiğini de bilmelidir. Allah'a, peygamberlere, meleklere, kitaplara ve ahiret gününe imanla ilgili dini bilgilerden haberdar olmalıdır. Müslüman vatandaşın zekat, oruç ve hac konusunda da bilgilendirilmesi gerekir. Bunlara kısaca ilmihal bilgileri denmektedir. Bunların öğretilmesinde ve halkın bu konularda eğitilmesinde sürekliliğe ihtiyaç vardır. Bu sebeple her caminin imam ve müezzini bölgenin şartlarına göre belirlenecek bir saatte camide cemaata sürekli bu bilgileri öğretmelidir. Bir çok yerde akşam namazı ile yatsı namazı arasında bu hizmet yapılabilir. Bu husus her caminin kapısında ilan edilmeli, günü ve saati baştan iyice tespit edilerek hiçbir zaman değiştirilmemelidir. Hiç kimse gelmese bile cami görevlileri o saatte camide bulunmalıdırlar. Bunun yanısıra Peygamberimizin hayatını anlatan güzel bir siyer kitabı da okunabilir.

Namazlardan sonra camide sesli Kur'an okuma adeti bırakılarak onun yerine namazdan önce Kur'an okuma adeti yerleştirilmeli, camiye erken gelenlerin orada Kur'an dinlemelerine imkan verilmelidir. Namazın başlangıcından bitimine kadar imam ve müezzinlerin camideki görevleri standart bir hale getirilmelidir. Gerek bazı müezzinlerin müezzinliği uzatmaları ve gerekse namazdan sonra Kur'an okunması halkın camiden daha geç çıkmasına sebep olmakta bu da cemaatin sayısını azaltıcı bir etki yapmaktadır. [27]

 

2- Vaizler

 

Dini hizmette vaizlerden, maalesef yeterince yararlanılamamaktadır. Bugünkü uygulamada haftada dört kez vaazetmek zorunda olan vaizlerin vaaz programı üç ayda bir değişmektedir. Sürekli karşılarında değişik cemaat gören vaizler aynı konuları tekrarlayarak kendilerini yenileme ihtiyacını pek duymamaktadırlar. Diğer taraftan kendi günlük işleriyle meşgul olan vatandaşların, vaizlerin programlarını takib etmeleri mümkün değildir.

Bu sebeple vaazlar eskiden olduğu gibi kürsü dersleri şeklinde yapılmalı vaizlerin vaaz ettikleri camiler değiştirilmemelidir. Bu şekilde vatandaş kimin nerede vaaz ettiğini bilecek ve boş vakti olduğu zaman gidip vaaza katılabilecek, yahut kendi vaktini ona göre ayarlayabilecektir. Vaizler, sürekli aynı yerde vaaz etme mecburiyetinden dolayı kendilerini devamlı yenileme ihtiyacı hissedecekler buna ayak uydurmak istemeyenler kendiliğinden meslek değiştirmek zorunda kalacaklardır. Dikkat edilirse vatandaş üzerinde etkili olan vaizler, sürekli aynı yerde vaaz edenlerdir. Bu vaazların serbest konular yerine hadis ve tefsir dersleri şeklinde yapılması, hem vaizler için kolaylık sağlayacak hem de vatandaş için daha faydalı olacaktır.

Vaizler imam ve müezzin gibi bir camiye günde beş vakit bağlı olmayacağından halkla yakından ilgilenmesi ve onların dini konulardaki ihtiyaçlarına yardımcı olması mümkündür. Diyanet İşleri Başkanlığı bu bakımdan vaizleri halkla ilişkiler konusunda daha çok eğitmelidir. [28]

 

3- Müftüler

 

Müftülerin giderek halktan uzaklaştığı ve kendilerini kapalı kapıların arkasına çektiği gözlenmektedir. Bu sebeple her müftü bölgesindeki belli bir camide en az haftada bir kere kürsü dersi yapmalı; tefsir, hadis, fıkıh veya İslâm tarihi dersi vermelidir. [29]

 

4- Cuma Hatipleri

 

Cuma hutbeleri son derece mühimdir. Öteden beri İslâm aleminde bu işe büyük önem verilmiştir. Çünkü o gün bölgenin bütün erkekleri o saatte cumada bulunmak ve ses çıkarmadan hutbeyi dinlemek zorundadırlar. Cemaat, yaşları, anlayışları, sosyal durumları ve kültür seviyeleri birbirinden farklı insanlardan oluşmakta ve herkes hocanın konuşmasının kendisi için tatminkar olmasını beklemektedir. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde namaz kılma hususunda gevşek davranan kimseler cumaya gitmemenin yolunu rahat bulabildiği halde küçük yerlerde psikolojik baskı altında camiye gitmek zorunda kalmaktadırlar. Hutbe aynı zamanda böylelerini camiye ısındırıcı mahiyette olmalıdır.

Bu sebeple hutbenin hem hazırlanışı hem de sunuluşu çok önemlidir. Cami imamları içerisinde bu işi yapacak kapasitede olanların sayısı azdır. Yapılacak iş, eskisi gibi "Cuma hatipliği"ni ihya etmektir. Bunun için bir kadro ihdasına gerek yoktur. Bugün üniversitelerde, okullarda ve diğer mesleklerde bulunup bu işi yapabilecek kapasitede insanlar vardır.

Böyleleri bu iş için sözleşmeli olarak istihdam edilebilirler.

Ya da bu iş okullara veya üniversiteye hariçten derse gitmek gibi kabul edilebilir ve o şekilde bir ücret sistemi geliştirilebilir.

Diyanet işleri Başkanlığı bir çok ilim adamımızın yetişmesi için büyük imkanlar sağlamıştır. Her biri başkanlığın personeli olan bu kişiler yetiştikten sonra ayrılarak üniversitelere geçmişlerdir. Yetişen personelin başkanlıktan ayrılması, hizmette kalitenin artmasına yönelik çalışmaların beklenen sonucu vermemesine yol açmıştır. Bu yolla, yetişmiş elemanları tekrar cami görevine çekme imkanı ortaya çıkacaktır.[30]

 



[1] el-Bakara, 2/34.

[2] Nesâî, Tatbik, 78.

[3] el-Hac, 22/41.

[4] Nebi Bozkurt, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/271.

[5] İbn Haldun, Mukaddime, Beyrut 1967, 635.

[6] Buhârî, Enbiya, 40; İbn Mâce, Mesâcid, 7; Ahmed b. Hanbel, V, 150-157.

[7] Buhârî, Cumuâ', 11.

[8] Nebi Bozkurt, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/271-272.

[9] Nebi Bozkurt, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/272.

[10] Nebi Bozkurt, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/272.

[11] Nebi Bozkurt, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/272.

[12] Nebi Bozkurt, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/272-273.

[13] Nebi Bozkurt, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/272.

[14] Buhârî, Salat, 8/72.

[15] Ziya Kazıcı, İslâmî ve Sosyal Açıdan Vakıflar, İstanbul 1985. Nebi Bozkurt, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/272.

[16] Nebi Bozkurt, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/272.

[17] Cin, 72/18.

[18] Nebi Bozkurt, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/272.

[19] Nebi Bozkurt, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/272.

[20] Nebi Bozkurt, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/272.

[21] İbn Kesir, Tefsir, V, 106; Nebi Bozkurt, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/272.

[22] Abdulaziz Bayındır, Altınoluk Dergisi, 1990 Kasım, Sayı: 57, Sayfa: 11.

[23] Eğer bugün eski üniversitelerimiz vakıflarıyla birlikte ihya edilecek olsa kısa zamanda yüzlerce üniversitemiz olacaktı. Bunlar birer vakıf üniversitesi olacağından ne devlete ne de öğrencilere bir yük getirmeyecektir. Ancak her birinin vakfiyesinde yazılı malvarlığının tespiti ve bunların yeniden işletilmesi için biraz zaman ve emek gerekecektir.

[24] Abdulaziz Bayındır, Altınoluk Dergisi, 1990 Kasım, Sayı: 57, Sayfa: 11.

[25] Abdulaziz Bayındır, Altınoluk Dergisi, 1990 Kasım, Sayı: 57, Sayfa: 11.

[26] Abdulaziz Bayındır, Altınoluk Dergisi, 1990 Kasım, Sayı: 57, Sayfa: 11.

[27] Abdulaziz Bayındır, Altınoluk Dergisi, 1990 Kasım, Sayı: 57, Sayfa: 11.

[28] Abdulaziz Bayındır, Altınoluk Dergisi, 1990 Kasım, Sayı: 57, Sayfa: 11.

[29] Abdulaziz Bayındır, Altınoluk Dergisi, 1990 Kasım, Sayı: 57, Sayfa: 11.

[30] Abdulaziz Bayındır, Altınoluk Dergisi, 1990 Kasım, Sayı: 57, Sayfa: 11.

 
  Bugün 7 ziyaretçi (14 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=