Bismillahirrahmanirrahim
  Akıl
 


AKIL

 

Bağlamak, engel olmak, tutmak, diyet vermek, idrak, muhakeme kabiliyeti, kavrayış, zeka. insanların tehlikeye düşmesine engel olan şey. Düşünme, kavrama ve bilgi elde etme gücü.

Akıl, eşyanın güzellik, çirkinlik, kemâl ve noksanıyla ilgili sıfatını idrak eden özelliktir. İki hayırdan daha hayırlı; iki şerden daha az şerli olanını idrak etmekten ibarettir. Akıl insanoğluna verilmiş manevi bir kuvvettir. İnsan bu güç ile gerekli ve nazari bilgileri elde eder. Bilgiyi elde eden güç İslâm'da insanı mükellef kılan akıl gücüdür. Bu güç insanda ana rahminde cenin iken oluşan özelliktir. Bu erginlik çağına gelince gelişir ve gittikçe olgunlaşır. Bu da, zarûriyyâtı anlayan güçtür. Bu güç ile elde edilen 'bilgi'ye gelince yerine göre kullanılmadığında akılsızlık özelliğini taşır. Kur'an-ı Kerîm bunu şu şekilde değerlendirir:

"Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Zira akletmezler." (el-Bakara, 2/171)

Hz. Peygamber (s.a.s.) "Allah, akıldan daha yüce bir mahlûk yaratmamıştır." ifadesiyle insanoğlunun sahip olduğu aklın doğuştan olduğunu; "Hiç kimse kendisini hidâyete götüren ya da tehlikeden alıkoyan akıldan daha faziletli bu özellik kazanmamıştır." hadîsiyle de aklın insana sonradan verilen bir özellik olduğunu ifâde buyurmuşlardır.[1]

Hadîste akıl kavramını ele aldığımızda; diyet vermek, anlamak, deveyi bağlamak, kavramak ve bilmek anlamlarında kullanıldığını görüyoruz. Hz. Peygamber "Akıllı, nefsini kontrol altına alıp ölümünden sonraki ebedi hayat için hazırlanan kimsedir." buyurmuştur.[2]

İmam Gazâli aklı dört türlü târif eder:

a) İnsanların diğer canlı hayvanlardan ayrılmasını sağlayan haslete akıl denir ki, insanlar yaratılıştaki bu akıl ile nazarî ilimler öğrenmeye istidât kazanırlar .

b) Küçük bir çocuğun, caiz olan şeyleri caiz, muhal olan şeyleri muhal kabul etmesi: İkinin birden çok olduğunu, bir adamın bir anda iki yerde bulunamayacağını bilmesi gibi zarurî ilimlerdir. Bazı kelamcılar da akil, mümkün olan şeylerin var olabileceğini, mümkün olmayanların olamayacaklarını anlamak, gibi zaruri ilimler, diye tarif ederler.

c) Tecrübelerden elde edilen ilim akıldır. Kim tecrübelerden anlar ve tecrübeler kendini olgunlaştırırsa ona akıllı; kim, tecrübelerden bir şey anlamazsa, ona ahmak ve câhil denir.

d) Nazarî ilimlerin kendisiyle kavranıldığı bir özelliktir. İşte bu özelliğin bir dereceye yükselmesidir ki, insan onunla bütün bu işlerin netîcesini anlar ve âkıbeti tehlikeli olan geçici lezzetlere davet eden şehvetini yener. Bu kuvvet kimde bulunursa, peşin şehvetinin arzusuna uymayıp akıbetini düşünerek hareket ettiği için "akıllı" sıfatını alır. Bu da insanı, hayvandan ayıran bir özelliktir. Buna da 'akl-ı müstefâd' denir.

Allah'ın insanlara bir vergisi ve lûtfu olan aklın hakikati hakkında âlim ve filozoflar arasında görüş ayrılığı olmuştur. Bu sebeple aklın tarifi de çeşitli ve tartışmalıdır. Bütün bu ihtilâflara rağmen akıl, maddî bir kuvvet olmayıp, mücerret ve ruhanî bir cevher ve ilâhî bir nûrdur. Bu sebeple akıl, "Nefs-i Nâtıka" (Konuşan Nefis) veya "Nefs"in bir kuvveti olup, ilim ve fenler onunla idrâk olunur." denmiştir. Âlimlerin çoğunluğuna göre akıl, insanı ilim ve irfana ulaştıran bilgi sebeplerinden biridir. Akıl yolu ile elde edilen bilgiler ya zarûrî ya nazarî, yani istidlâlî olur. Zarurî olan bilgiler, araştırma ve ispatlanmaya muhtaç olmadan herkesçe bilinen bilgilerdir. 5, 10'un yarısıdır, güneş ışık verir, ateş dokunanı yakar, gibi bilgilerdir.

Nazari bilgiler ise, bilinen fikirleri, usûlüne göre tertiplemek suretiyle bilinmeyen bir sonuca vararak elde edilen bilgilerdir.

Aklı kullanarak nazarî bilgileri yani bilinen bilgilerden hareketle bilinmeyen bilgileri elde etmenin yolları üçtür:

a) Cüzîden cüzîye, fertten ferde intikâldir ki buna temsil veya kıyâs-ı fıkhı denir. Temsilde esas, cüzîden cüzîye geçiştir. Bu yolla elde edilen bilgi zan ifade eder. Meselâ: Su bir sıvıdır, hararetle buharlaşır. Pamukyağı da bir sıvıdır. O halde pamukyağı da (su gibi) hararetle buharlaşır. Su hakkındaki hüküm pamukyağı hakkında da verilmiştir. Ancak varılan bu netice her maddede kesinlik ifade etmez.

b) Genel ve küllî hükümler vasıtasıyla cüz'î bir önerme elde etmek. Buna kıyas-ı mantıkı veya sadece kıyâs denir. Bütün ilimlerin fiîlî tatbikâtı bununla yapılır. İlmin yollarının en kuvvetlisi budur. İlliyet (sebep) kanununu idrâk ve tatbik sayesinde akıl, Allah'ın varlığına delil olan âyetlerden[3] Allah'ın varlığını, birliğini ve her şeyi kuşatan rahmetini anlar ve keşfeder. Kıyâs şartlarına uygun olarak yapılırsa kesinlik ifâde eder. Meselâ: Bu âlem değişmeler hâlindedir. Her değişmeler halinde olan şey sonradan olmuştur. O hâlde, bu âlem de sonradan yaratılmıştır (hâdistir). Bu misâlde görüldüğü gibi, iki kâziye (önerme) vasıtasıyla, bilinmeyen cüz'î ve nazarî bir hüküm elde edilmiştir.

c) Cüz'î ve özel hükümlerden, küllî ve genel hükümlere varma. Buna da istikrâ' denir. İstikrâda esas, kıyâstakinin aksine olarak, cüz'î olan şeyleri tetkîk ederek, küllî bir hükme varmaktır. İstikrâ, bütün cüz'leri içine alırsa buna istikrâ-ı tam denir. Bu tür istikrâlar kesin bilgi ifâde ederler. İstikrâ bazı cüzleri tetkikle yetinilerek yapılmışsa buna istikrâ-ı nâkıs denir ve bu yolla elde edilen bilgi zan ifade eder. 'İstikrâ-ı tam çok zor olduğundan, müsbet ilimlerde 'istikrâ-ı nâkıs' kullanılır. Bu sebeple, müsbet ilimlerde varılan neticeler çok defa zannî olup, kesin değildir. Yani elde edilen hüküm değişebilir. Bunun için de birçok ilmî nazariyeler zamanla değişmektedir. İstikrâ-ı nâkısa misâl: Demir, çelik, bakır, kalay... madendir. Demir, çelik, bakır... hararetle uzar. Netice: O halde bütün madenler hararetle uzar. Bu misâlde olduğu gibi, bir çok maden nevîlerinde yapılan deneme sonunda varılan ortak hüküm, bütün madenlere teşmîl edilmiştir. Cüz'îlerin hükmü, bütün cüz'lere yani "külle" verilmiştir. Fakat, ilerde hararetle uzamayan bir maden keşfolunca, bu genel hüküm değişebilir. O halde bu hüküm kat'î değil, zannîdir.

Bu yollardan birinde veya hepsinde yürüyen aklın, netîceye varmak için takip ettiği iki tür seyri vardır: Birincisi ağır, tedrîcî olan düşünme teemmülî seyirdir. Buna fikir denilir. Bu maddede neticeye yavaş yavaş ve düşünme (tefekkür) ile varılır. Diğeri de bir anda, bir hamlede istenilene erecek derecede serî ve anî olan seyirdir. Bu tür seyre "hads" denilir. Hads da iki kısımdır:

1) Kendi mevzûuna göre belli bir tahsil, tecrübe ve karşılıklı bilgi alışverişi neticesinde elde edilen bir melekedir ki kesbidir. Yani belli bir araştırma neticesinde kazanılır. Teorik ve pratik tahsil ve ilmî terbiye, bu gayeye ermek içindir. Buna "akl-ı mesmu" da denilir.

2) Doğrudan doğruya yaratılışta varolan, Allah vergisi bir melekedir. Buna da "kuvve-i kudsiyye", "akl-ı matbu ", veya "garizî" denir. Herkesin bu tür akıldan az çok nasibi vardır. Bu olmayınca akl-ı mesmu'un hiç hükmü olmaz. Bu tür aklın, basit bir zekâ seviyesinden, peygamberlerin aklî seviyesine kadar birçok mertebeleri vardır. Aklın en yüksek mertebesine akl-ı evvel denir. Başlangıçtan sonu, sondan başlangıcı, evvelden âhiri, âhirden evveli tam bir olgunluk ve gerçek ile gören bu akl-ı evvel, Hz. Muhammed'in nûrudur. Nitekim bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.): "Allah'ın ilk yarattığı, benim nûrumdur." "Allah'ın ilk yarattığı, kalemdir", "Allah'ın ilk yarattığı akıldır." buyurmuştur. Akıl için yol birdir. O da hak yol (tariki hak) dur. Kur'an'da bir çok yerde aklın ve akletmenin gereği vurgulanmaktadır. Sadece hislerle müşâhede edilen hâdiselerin gerçek manası, ancak müşâhedenin akıl ile birleştirilebilmesiyle anlaşılır. Bunun içindir ki Allah'ın varlığına delâlet eden binlerce hadiseye şahid olan birçok insan, müşahedelerini akıl ile birleştirmediğinden, bu hâdiselerle kendisine verilmek istenen mesajı anlayamamıştır. Yine böylece peygamberlerin gösterdiği mûcizelere karşı müşahede ile aklı birleştirmeyen birçok insan, fevkalâde olan mûcizelere sadece hislerle cevap vermiş ve neticede inkâr yolunu tutmuştur. Oysa Allah;

"...Şüphesiz hep bunlarda akıllı olan bir ümmet için elbet Allah'ın birliğine delâlet eden ayetler vardır." (Bakara, 2/164) buyurmuştur.

Akıl, insanoğlunun en üstün vasfıdır. Çünkü, Allah'ın emânetleri, akıl sayesinde kabul edilir ve yine akıl sayesindedir ki insan, Allah'ın rızasını elde edebilir.

İlmin kaynağı ve kökü akıldır. Akla nisbetle ilim, ağaca nisbetle meyve, güneşe nisbetle nûr, göze nisbetle görme gibidir. Allah akla, nûr adını verir.[4] Akılla elde edilen ilme rûh, vahiy, hayat adını verir.[5]

İmam Gazâlî'nin İhyâ'sında İbni Abbâs (r.a.)'dan rivâyete göre Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyururlar: "Her şeyin bir âleti, bir hazırlık ve istidâdı var; müminin âleti akıldır. Her şeyin bir biniti var; kişinin biniti akıldır. Her şeyin bir direği var; dinin direği akıldır. Her kavmin bir dayanağı var; ibâdetin dayanağı akıldır. Her kavmi bir çağıran var; âbidleri ibâdete çağıran akıldır. Her tacirin bir sermayesi var; müctehidlerin sermayesi akıldır. Her âilenin bir idarecisi var; sıddîklar evinin bakıcısı akıldır. Her harabenin bir tamircisi var; ahireti imâr eden akıldır. Herkesin kendisini andıracak olan ardından bir geleni var; sıddîkları andıracak olan akıldır. Her yolcunun bir çadırı var; müminin çadırı akıldır."

İnsanı kâinattaki diğer canlı-cansız varlıklardan ayıran ve ona üstünlük kazandıran akıldır. Aklı olmayana, akıllıya verilen değer verilmez, onu bir takım emir ve yasaklarla sorumlu tutmak mümkün değildir. "Aklı olmayanın dini de olmaz", hadîsinin manası da budur. Dînin ve ilaveten dünyanın insanları ilgilendiren bütün emir veya yasakları ancak akıllı insanlar için geçerlidir. Aklî dengesini kaybetmiş olanlara böyle bir sorumluluk yüklenmemiştir. Yine böylece emir ve yasaklara uyma veya uymamanın dünya ve âhirete âit ceza ve mükâfâtı da akıllı insanlar için geçerlidir. Yaratılışta akıllı olduğu halde, müşahedelerini aklı ile birleştirmeyen insanlara da mecazî olarak akılsız insan denir:

"Eğer duyup akıl edeydik biz de Cehennemlikler arasında olmazdık." (el-Mülk, 67/10). ayeti bu tür insanların durumunu dile getirdiği gibi çevremizde her gün yüzlercesini gördüğümüz suçlu insanların durumu da aynıdır. Aklın yolu birdir, o da hak yoludur. Bu yolu kabul etmeyenler akılsızlıklarının cezasını çekerler. Yaratılıştaki bir tabiat ve kendisiyle eşyanın hakikatını idrâk edebilen akıl, zekâ, zeyreklik, ahmaklık fitrîdir. Yani yaratılıştandır. Ahmak insan kendisini aldanmaktan koruyamaz. Akıl ve fehm, insanın yaratılışında bulunur. Yaratılışlarında akıl ve fehimden (anlayıştan) mahrum olanlar, bunları sonradan temin edemezler. Ancak bunların asılları kimde varsa, o, tecrübe ve denemelerle bunları inkişâf ettirebilir, geliştirebilir. Demek ki bütün saadetlerin esâsı, akıl ve zekâdır. Tirmizî'nin "Nevâdir"inde rivâyet edildiğine göre şânı yüce olan Allah, kulları arasında aklı parça parça taksim etmiştir. Akl-ı selîm sahibi aklını, doğrulukta, olgunluk yolunda kullanan insandır. İlâhî bir vergi, rûhânî bir nur olan aklın mahiyeti, görülebilen maddî bir varlık olmadığı için, tam olarak bilinememektedir. İlâhî bir sır olan aklın mahiyeti de ebediyyen anlaşılamayacaktır. Mâhiyeti ne olursa olsun, insan, akıl ile ilim ve tekniği keşfeder. Aklı olmayan varlık, mükellef değildir. Din akla hitap eder. Allah'ın varlığını bilmek ve onu isbat etmek, ancak akılla olur. Ne var ki akıl her şeyi kavrayabilecek güçte değildir. İnsandan bir cüz olduğu için, insanın diğer uzuv ve kuvvetleri gibi sınırlı ve kusurludur. Belirli bir sınır içerisinde hükmünü yürüten akıl, fizik ötesindeki bir çok hakikati kavrayamaz, dinin birçok gerçeklerini bilemez. Bu hakikatler ise ancak vahiy yolu ile bilinebilir. Dinin bildirdiği gerçekleri ancak akıl ile anlayabiliriz. Gerçekler akıl ile bağdaştığı halde, gerçek olmayanlar da daima akıl ile çelişki halindedir. Bu nedenle akıl, hak ve gerçek din olan İslâm ile dâima birlik ve yardımlaşma halindedir.[6]

 

Akıl: Tanımı ve Mâhiyeti

 

‘Akl’ sözlükte, masdar olarak; engellemek, alıkoymak, bağlamak gibi anlamlara gelmektedir. ‘Akl’ isim olarak; akıl, idrak, diyet, muhakeme yeteneği, kavrayış, zekâ demektir.

‘Akıl’,  bilgi edinmeye yarayan güç, bu güç ile elde edilen bilgidir. Bu bir anlamda düşünme, kavrama, anlama ve bilgiye ulaşma yeteneğidir.

Sözlük anlamından hareketle denilebilir ki ‘akıl’; ilimle insanı koruyan, kale içerisine alan, insanı mahveden yollara sürüklemeyen bir ruhí kuvvettir.

Kur’an-ı Kerim’e göre insanı insan yapan, onun her türlü fiillerine anlam kazandıran, Allah’ın emirleri karşısında yükümlülük (mükelleflik) altına sokan ve ona sorumluluk yükleyen akıldır. Aklı genellikle fiil halinde kullanan Kur'an âyetleri, akletmenin, yani aklı kullanmanın ve doğru düşünmenin önemine dikkat çekmektedirler.

‘Akıl’ kalbin bir faaliyetidir. Kişi kalbinin bu faaliyeti sayesinde bir şey hakkında bilgiye ulaşır, o şeyle ilgili özellikleri korur, elde ettiği bilgileri inceler, yerine göre hatırlar, o şeyle ilgili şahitlik yapacak kadar kesin bir bilgiye kavuşur.[7]

Kalp ve ruhun madeninde, beynin ışığında bulunan manevî bir nurdur akıl; ki insan bununla, duyu organlarıyla hissedemediği şeyleri anlar. Akıl, insanda bulunan manevi bir kuvvettir. İnsan bu kuvvet sayesinde eşyayı kavrar. Akıl,  insanın  düşünme,  bilme,  davranışını belirleme, denetleme ve yargılaması, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, faydalıyı zararlıdan ayrıt etmesi ile ilgili kabiliyetidir. Kendisinde bu özel kuvvet olduğu için insan, dinin emir ve yasaklarını yerine getirmekle sorumludur.[8]

 

Aklın İşleyişi:

        

Kur’an, “Bu örnekleri biz insanlar için vermekteyiz. Ancak alimlerden başkası akletmez” (Ankebût: 29/43) demektedir. Bu demektir ki âyetler üzerinde düşünüp, onların ötesindeki gerçeği ancak ilim sahibi olanlar anlayabilir. Bu konuda aklını kullananlar bilgiye ulaşmış kimselerdir. Akletmek, etkilenenden etkileyene (eserden müessire), görülebilen veya hissedilebilen bir etkilenenden, görünmeyen, duyu organlarıyla henüz hissedilmeyen etkileyici şeye ulaşmaktır. Söz gelimi, balın tadı arının varlığını, arının bir çiçeğin üzerinde uçuşu balı akla getirir. Birinden diğerine geçerek onu düşünmek, aklın işidir.

Akıl bu anlamda üç çeşit faaliyet yapabilir:

Parçadan parçaya varmak şeklinde (kıyas),

Parçadan bütüne varmak şeklinde (tüme varım),

Bütünden parçaya varmak şeklinde (tümden gelim).

Bir gerçeğe varabilmek için âyetler, işaretler, deneyler ve eserler (izler) aklın üzerinde yürüdüğü yoldur. Akıl bunlardan geçerek, bunların ifade ettiği gerçeğe ulaşır. Örneğin, çevresindeki olağanüstü biçimde yaratılan varlıklardan ve onlara ait özelliklerden hareketle bir Yaratıcının varlığına ulaşmak, aklın yukarıdaki tüme varım metodunu kullanmasıdır.

‘Akıl’, çevremizdeki her şeyin (eşyanın) özelliklerini tanıyan, idrak eden bir kabiliyettir. O insana verilmiş bir manevi kuvvettir. Bir başka deyişle o insana verilmiş bir nur'dur, yani ışıktır. Bu ışık sayesinde insan, çevresinde bulunan şeylerden haberli olur, faydalı şeyleri anlar, zararını idrak eder, bilgileri kalpte korur. İnsan bu manevi güçle gerekli teorik bilgileri elde eder. Akıl gücü insana doğuştan verilen bir yetenektir. Kişi ergenlik çağına ulaşınca bu güç olgunlaşır. Şüphesiz ki akıl gücü insanlarda eşit değildir, farklı farklıdır.

Kimileri bu akıl gücünü ve yeteneğini iyi yolda kullanmazlar. Özellikle, evrendeki yaratıklara bakıp, Yaratıcıyı idrak etmezler. Ya da O’nun huzurundaki konumlarını, insan olarak durumlarını düşünmezler, akıllarını kullanıp kendilerine faydalı olacak ve onları kurtaracak işleri yapmazlar.

Kur’an böylelerini şu örnekle anlatıyor:

“Küfre sapanların örneği çağırma ve bağırmadan başka bir şeyi duymayıp haykıran bir kimsenin örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdirmezler.” (Bakara: 2/171)

Aklını gereği gibi kullanmayanlar, sağır, dilsiz ve kör gibidirIer. Gerceği duymazlar, dilleriyle ikrar etmezler (dile getirmezler), gözleriyle görüp anlamazlar. Onların akılları bu noktada hiç bir işe yaramamaktadır.

“Gerçek şu ki, Allah katında, yerde hareket edenlerin en şerlisi (kötüsü) akıl erdirmez sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfal: 8/22) 

İnkârcılar, akıl ni’metine rağmen Allah’ı ve O’nun gönderdiği gerekleri anlamıyorsalar, akletmiyorsalar; onlar sağır ve dilsizdirler. Aklını kullanmayıp ta inkâr, isyan ve sapıklık üzere devam edenlere azaptan başka bir şey yoktur.[9]  Cehennem azabından kurtuluş yolu da akletmek, aklı kullanmak ve Vahy ile gelen gerçeğe teslim olup Allah’a kulluk yapmaktır.[10]

‘Akıl’, eşyadaki düzeni anlama gücüne sahip olduğu gibi, ilâhí gerçekleri de anlama, sezme, onların üzerinde düşünüp yorum yapma, onların hikmetini idrak etme gücüne de sahiptir. Zaten aklın birinci görevi de budur.

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün peşpeşe gelişinde,  gemilerin denizde yüzmesinde, yağmurun yağmasında, canlıların üreyip çoğalmasında, bulutların hareketlerinde aklını kullananlar için âyetler vardır.” (Bakara: 2/164)

Bu âyetlere bakan akıllı insanlar onları etkileyen Yüce Kuvvet’i idrak ederler.

Görüldüğü gibi Kur’an bütün insanları akletmeye, aklı gereği gibi ve yerinde kullanmaya davet ediyor.  Türkçe’deki deyimle ‘aklını başına alanlar’ hayatın sırlarını çözerler, varlığın ve onun ardından gelen ölümün arkasındaki  gerceği görürler. Kendilerine faydalı olan şeyleri tercih ederler, zararlı olanlardan kaçınırlar.

Kur’an, mü’minler için bazı hükümleri sıraladıktan sonra; “İşte  Allah, size âyetlerini böyle açıklar; umulur ki akıl erdirirsiniz” (Bakara: 2/242) buyuruyor. Demek ki mü’minler de akıllarını kullanıp Allah’ın koyduğu hükümlerin hikmetini anlamak ve hükümleri yerine getirmekle görevlidirler.

Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki: 

“Hiç kimse kendisini hidayete götürecek ya da tehlikeden alıkoyacak akıldan daha faziletli bir şey kazanmamıştır.”[11]

“Akıllı kimse, nefsini kontrol altına alıp ölümden sonraki hayat için hazırlık yapan, aciz insan da nefsini hevasına (istek ve tutkularına) uyup ta Allah’tan (olmayacak şeyleri) temenni eden kimsedir.”[12]

Bilindiği gibi İslâma göre, ancak akıllı insanlar Allah’ın tekliflerinden sorumludurlar. Bir çocuğun mükellef (yükümlü) olma yaşı da akıllı olma ve ergenlik çağına ulaşma zamanıdır. Çocuklar ve deliler İslâmın hükümlerinden sorumlu değillerdir.

Allah’ın teklifleri (dinin emir ve yasakları) ancak akılla idrak edilir. Akıl, bu tekliflerin sebebini, hikmetini, yerine getirildiği zaman faydasını, yerine getirilmediği zaman zararını anlayabilir. İslâm akıllı insanlara hitap ediyor ve insanlara akıllarını kullanmalarını emrediyor.

İslâm akla bu kadar önem verirken, onu hiç bir zaman son karar yeri, bilginin, fayda-zararın son hakemi yapmamıştır. İslâmí hükümlerin hikmetini ve faydalarını akıl anlar ama, onların sebebini, niçin  emrediklerini tam bilemez. Bir şeyin iyi mi kötü mü olduğuna akıl bir noktaya kadar cevap verebilir. Mutlak doğruyu, mutlak fayadayı ve eşyadaki nihai amacı akıl bilemez. Yani akıl her konuda son hakem değildir. Yukarıda geçtiği gibi, insana doğru yolu gösterecek akıl en büyük kazançtır. Ancak sahibini şirkten ve inkârdan; ölümden sonra da ateşten kurtaramayan akıl, iyi çalışan bir akıl değildir.

Akla nakil, yani Kur’an ve vahyin açıklaması olan Sünnet yön verirse isabetli karar alır. İslâm, aklı son hakem sayan bütün pozitivizt düşünceleri ve felsefeleri reddeder. Hevanın  (aşırı isteklerin) güdümündeki akıllar doğru hükme, hikmete ve hidayete ulaşamazlar. [13]  

Bütün mertebeleriyle Allah vergisi olan akıl, çalışma ile kazanılmış olmadığı için, bunda çalışma ve insan iradesi sebep değilse de, bunda Allah’ın lutfu ile sahip olduğumuz hissemiz ölçüsünde, düşünen akıl ve bu konudaki uzun tecrübeden elde edilen, alışkanlığa bağlı tahmin kabiliyeti çalışıp kazanmaya bağlı olduğundan, Kur’an’da Allah, bütün insanları bu yola iletip sevketmek için “Düşünüp aklını kullanan bir topluluk için elbette deliller vardır.” (Bakara: 2/164) buyurmuş ve akıl olmayınca doğrudan doğruya hislerde etkisini icrâ edecek olan mucizelerin, yani âyet ve delillerin büyük bir faydası olmayacağını anlatmıştır.[14]  

 

Kur'an-ı Kerim'de Akıl

 

Akıl kelimesi, Kur'an'da 49 yerde ve tümü fiil halinde geçer. İsim olarak hiç geçmez. Bundan yola çıkarak diyebiliriz ki, Kur'an anlayışında salt akıl, kullanılmadıkça potansiyel olarak bir anlam ifade etmez. Aklı devamlı  olarak  fiil/eylem  halinde  kullanan Kur'an  âyetleri, akletmenin, yani aklı kullanmanın ve doğru düşünmenin önemine dikkat çekmektedirler. Kur’an delil diliyle insanın aklına, his diliyle de onun gönlüne hitap eder. Kur’an-ı Kerim’e göre insanı insan yapan, onun her türlü fiillerine anlam kazandıran, Allah’ın emirleri karşısında yükümlülük (mükelleflik) altına sokan ve ona sorumluluk yükleyen akıldır.

Aklını kullanmayanları müslüman kabul etmediği gibi insan olarak bile görmez Kur'an. Bazıları, bu akıl gücünü ve yeteneğini kullanmazlar. Özellikle, evrendeki yaratıklara bakıp, Yaratıcıyı idrâk etmezler. Ya da O’nun huzurundaki konumlarını, insan olarak durumlarını düşünmezler, akıllarını kullanıp kendilerine faydalı olacak ve onları kurtaracak işleri yapmazlar. Kur’an bu tipleri şu örnekle anlatıyor:

“(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar, sağırdır, dilsizdir, kördür; bundan dolayı akıl erdirmezler, düşünmezler.” (Bakara: 2/171)

Aklını gereği gibi kullanmayanlar, sağır, dilsiz ve kör gibidir. Gerçeği duymazlar, dilleriyle ikrar etmezler (dile getirmezler), gözleriyle görüp anlamazlar. Onların akılları bu noktada hiç bir işe yaramamaktadır.

 “Gerçek şu ki, Allah katında, yerde hareket edenlerin en şerlisi (kötüsü) akıl erdirmez sağırlar ve dilsizler (düşünmeyen, hakkı duyup söylemeyenler)dir.” (Enfâl: 8/22) 

İnkârcılar, akıl ni’metine rağmen Allah’ı ve O’nun gönderdiği gerekleri anlamıyorlarsa, akletmiyorlarsa; gerçekleri duyamıyorsa ve hakikatler yerine birtakım saçma sapan sözler konuşuyorlarsa, onlar sağır ve dilsizdirler. Kur'an, insanlığa lâyık olmayan böyle özellik taşıyan kimseleri hayvanlar safında görmüş ve onlardan, yeryüzünde debelenen hayvan diye, hem de o hayvanların en kötüsü olarak söz etmiştir. Aklını kullanmayıp da inkâr, isyan ve sapıklık üzere devam edenlere azaptan başka bir şey yoktur.[15] Cehennem azabından kurtuluş yolu da akletmek, aklı kullanmak ve Vahy ile gelen gerçeğe teslim olup Allah’a kulluk yapmaktır.[16]

Akıl, eşyadaki düzeni anlama gücüne sahip olduğu gibi, ilâhî gerçekleri de anlama, sezme, onların üzerinde düşünüp yorum yapma, onların hikmetini idrâk etme gücüne de sahiptir. Zaten aklın birinci görevi de budur. 

"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün peşpeşe gelişinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü gemilerin denizde yüzmesinde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde, aklını kullanan bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok âyetler/deliller vardır." (Bakara: 2/164)

Bu âyetlere/delillere bakan akıllı insanlar, onları yaratıp yönlendiren Yüce Kuvvet’i idrâk ederler.

Görüldüğü gibi Kur’an bütün insanları akletmeye, aklı gereği gibi ve yerinde kullanmaya davet ediyor.  Türkçe’deki deyimle ‘aklını başına alanlar’ hayatın sırlarını çözerler, varlığın ve onun ardından gelen ölümün arkasındaki gerçeği görürler. Kendilerine faydalı olan şeyleri tercih ederler, zararlı olanlardan kaçınırlar. Kur’an, mü’minler için bazı hükümleri sıraladıktan sonra; “İşte Allah, size âyetlerini böyle açıklar; umulur ki akıl erdirirsiniz” (Bakara: 2/242) buyuruyor. Demek ki mü’minler de akıllarını kullanıp Allah’ın koyduğu hüküm ve kanunların hikmetini anlamak ve hükümleri yerine getirmekle görevlidirler.

“... İlimde ileri gidenler; biz ona inandık, hepsi de Rabbimizin katındandır derler. Bunu ise ancak aklını isabetle kullanabilenler akledip düşünebilir.” (Âl-i İmran: 3/7)

“Bu Kur’an insanlara bir tebliğdir. İnsanlar bununla uyarılsınlar, O’nun tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıllarını kullansınlar da düşünüp ibret alsınlar.” (İbrahim: 14/50)

“... Onları müjdele, onlar ki sözü dinlerler ve o sözün en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir, akl-ı selim sahipleridir.”  (Zümer: 39/18)                                    

“Onlara Allah’ın indirdiğine uyun denildiğinde ‘hayır, biz atalarımızın uyduklarına uyarız’ derler. İyi ama atalarınızın aklı bir şeye ermiyorsa da doğru yolu bulamamışlarsa? (yine de onların yoluna mı uyacaksınız?)”  (Âl-i İmran: 3/172)         

Kur'an, insanları akıllarını kullanmaya dâvet ederken, direkt veya dolaylı olarak aklın hüccet/delil olduğunu ortaya koyar. Meselâ karşı taraftan aklî delil getirmesini ister:

"(Ey Rasülüm!) onlara de ki, eğer doğru söylüyorsanız delilinizi getirin (ortaya koyun bakalım)." (Bakara: 2/111)

Yaratıcının tek olduğunu ispatlamak için kıyasa baş vurmuştur, bu da akıl yürütmenin delil olduğunu gösterir:

"Eğer gökte ve yerde Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, yer ve gök ikisi de (bunların nizamları) muhakkak fesâda uğrar, bozulup giderdi." (Enbiyâ: 21/22)

Kur'an, akıl üzerinde bu kadar durup aklın önemini vurgulayarak, bazı muharref veya uydurma dinlerin "iman akıldan uzaktır; iman akılla bağdaşmaz; Dine girmek ve anlamak  için aklı kapıda bırakıp buraya öyle gireceksiniz; Mü'min olabilmek için aklı bir kenara bırakıp sadece kalpten yararlanmak gerekir" şeklindeki anlayışların yanlışlığını belirtiyor.     

Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: 

“Hiç kimse kendisini hidayete götürecek ya da tehlikeden alıkoyacak akıldan daha faziletli bir şey kazanmamıştır.”[17]

“Akıllı kimse, nefsini kontrol altına alıp ölümden sonraki hayat için hazırlık yapan, âciz insan da nefsinin hevâsına (istek ve tutkularına) uyup da Allah’tan (olmayacak şeyleri) temenni eden kimsedir.”[18]

                                              

İslâm’da Aklın Önemi ve Değeri

 

Kur’an-ı Kerim’e göre insanı insan yapan, onun her türlü davranışlarına anlam kazandıran ve ilâhî emirler karşısında sorumluluk altına girmesini sağlayan şey aklıdır. Din, akıllılara gönderilmiştir. Kur’an’da akıl kelimesi kırk dokuz yerde ve hep fiil şeklinde geçmektedir. Bu ayetlerde genellikle akletmenin, yani aklı kullanarak doğru düşünmenin önemi üzerinde durulmaktadır. Kur’an’a göre akıl “bilgi edinmeye yarayan bir güç” ve “bu güç ile elde edilen bilgi” şeklinde tarif edilmiştir. Dinin sorumluluk yüklediği akıl, birinci anlamdaki akıldır.

Kur’an’da akıl; düşünmek, ibret almak, öğüt almak, hidayete ermek, cehaletten kurtulmak, kâinattaki ve kendi  içindeki hakikatleri anlamak, gönülden kör, sağır, dilsiz olmamak için Kur’an’da akla vurgu yapılmaktadır. Aklın önemi, özellikle Kur’an’ın manasının, İslam’daki emir ve yasakların ve bunların hikmetlerinin anlaşılması içindir. Düşünmek, doğruyu bulup ona teslim olmak içindir. Kur’an birçok ayetinde insanları düşünmeye, anlamaya, zikretmeye davet etmektedir. Tüm bu faaliyetler aklın birer fonksiyonudur.

Allah’a hakkıyla kulluk edebilmek için, Kur’an’ın ne dediğini anlamak, neleri yapmak ve nelerden kaçınmak gerektiğini bilmek gerekir. Bu ise ancak akıl sayesinde mümkündür. Bu anlamda akıllı olmak, aklı kullanıp Kur’an’ı anlamaya çalışmak kadın - erkek her müslümanın  görevlerindendir.

İnsan aklı sayesinde taklitten kurtulur. Neye, niçin inandığını kavrar. İslam dini akıl sahibi insanları muhatab alır ve onlara sorumluluk yükler. “Aklı olmayanın dini de yoktur” ifadesini bu anlamda düşünmek gerekir.

Bütün İslâm âlimleri aklı, insanın dinin emir ve yasaklarıyla sorumlu tutulmasının temel şartı olarak   söylemişler, akıldan yoksun olanlara hiçbir sorumluluğun yüklenemeyeceği görüşünde birleşmişlerdir. Mesela; namaz, oruç, zekât, hacc gibi ibadetleri yerine getirebilmenin ilk şartı âkıl-bâliğ olmak, yani deli olmamak ve ergen olmaktır. Ayrıca zamanının en akıllısı olmayı (fetânet) peygamberlerin temel vasıflarından kabul  etmişlerdir. İslâm âlimleri,  imandan   sonra  en büyük nimet olarak gördükleri akla, dünya ve âhiret mutluluğunu kazanmaya vesile olması dolayısıyla büyük değer vermişlerdir.[19]

 

Akletmek, Aklı Kullanmak

               

Akletmek gerçek ilim sahibi olanların niteliğidir. Gerçek akıl sahipleri, gerçek âlimlerdir.

“Biz meseleleri insanlar için açıklıyoruz, ama onları âlimlerden başkası akletmez.” (Ankebut: 29/43) 

Aklın görevi; araştırma, düşünme ve gerçeği bulmadır. Araştırmayan, düşünmeyen akıl, görevini yerine getirmemiş akıldır ki, sahibini hayvandan daha aşağı duruma sürükler. Akıl çalışmayınca görevini yerine getiremez ve sahibini taklid bataklığına düşürür. Taklid ise, araştırma ve düşünmenin baş düşmanıdır. Allah, kitabında taklidi, donukluğu kınarken; araştırıcı aklı övmektedir. İslam taklidçiliğe karşı çıkmıştır. Çünkü taklidçilik, Allah’ın insana en büyük nimetlerinden olan aklı kullanmamak, başkalarına körü körüne uymaktır.

Allah ile birlikte başka bir ilâhın olmadığını akıl bulmak zorundadır. O’nun asıl görevi bu yüce gerçeği bulmak ve ona göre yaşamaktır. Akıl Allah’ı bulmanın yanında O’na şükretmeyi de bilecektir. Aklı ile Allah’ı bulan ve O’na şükreden sıkıntıda olsa da bahtiyardır. Allah’ı bulamayan ise, bollukta olsa bile yine de  bedbahttır.

Aslında gerçek akletme ve bilme gücüne sahip olmayanlar, yani Allah’ın verdiği aklı kullanmayanlar, kafaları küflenmiş, kalpleri mühürlenmiş ve mânevî pisliklerle kararmış olanlar, bilgi ve kültürleri büyük zannedilse bile, gerçek cahillerdir.

“Onların bu konuda ilmi yok, sadece atıp tutuyorlar.” (Zuhruf: 43/20)

“Hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere sapıtıp, kulağını ve kalbini mühürleyip gözü üzerine de perde çektiği kimseyi gördün mü?” (Câsiye: 45/23)

“Allah kalplerini mühürledi, artık bilmezler.” (Tevbe: 9/93)

“Allah, bilmeyenlerin kalplerini  işte böyle mühürler.” (Rûm: 30/59)

Kâfirler ve müşrikler hiç akletmeyenlerdir; kalbî duyularını bütün bütüne köreltenler, kalpleri mühürlenenlerdir.

Allah katında hayvanların en şerlisi, akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfâl: 8/22)

Sağır, dilsiz ve kördürler de, akletmezler.” (Bakara: 2/171)

...Bunlardan  bir  grup  vardı,  Allah’ın  Kelamı’nı  işitirlerdi  de,  onu  aklettikten sonra, bile bile tahrif ederlerdi.” (Bakara: 2/75)

Akıllı olmayan ve aklını gereği gibi kullanamayanlar şunlardır:

* Akıl - bâliğ olmayan küçük çocuklar.

* Akıl bakımından reşid olmayan zekâ özürlüler.

* Aklını yitirmiş olan  deliler.

* Aklını kullanmak istemeyip körü körüne başkalarını taklit edenler.

* Liderlerine, büyüklerine aşırı güvenip, kendi yerine  onların düşünmesini yeterli görenler.

* Kâfir ve müşrikler.[20] 

 

Kur’an-ı Kerim’e Göre Akıl ve Duyu Organlarının Önemi 

 

a)  Hiç bir şey bilmeden anne karnından çıkan insana Allah’ı hakkıyla tanıyıp şükretmesi için (düşünme ve bilgiyi yorumlama aracı) kalp ve duyu organları verilmiştir.[21]

b) Allah’dan gafil olanlar, kendi iradeleriyle duyu organlarını ve kalplerini fıtratları doğrultusunda kullanmadıkları için Allah onların kulak ve kalplerini mühürlemiş ve gözlerine perde çekmiştir.[22]           

c)  Duyu organlarını ve düşünce sistemini gereği gibi kullanıp Allah’a teslim olamayanlar, insanlıklarını kaybederler, hayvandan daha aşağı derekeye düşerler.[23]           

d) Aklın merkezi kalp ve duyu organları, yaptıklarından (ve yapmak zorunda olup yapmadıklarından) sorumludur.[24]

e) Gerçek körler, kafa gözü görmeyenler değil; kalp gözlerini, basiretlerini kaybedip, tarihten ibret almayan ve geçmiştekilerin işlediği hataları tekrar edenlerdir.[25]

                                                                                             

Aklın Gücü, Sınırı ve Sorumluluğu   

 

İnsan, canlı olmasının bir sonucu olarak, zorunlu temel ihtiyaçlarını karşılamak için çeşitli davranışlar ortaya koyar. Bu davranışlar, vücudun maddî yönünü tatmin etmeye dönüktür. Bu ihtiyaçları giderme hususunda, insanı diğer canlılardan  farklı kılan özelliği, özgür seçimidir. Özgürce seçmek için ise akıl sahibi olmak gerekir. Yani seçme, karar verme, ortaya çıkarma gibi davranışların temeli akıldır. Bu özellik insanın diğer canlılar karşısındaki ayrıcalığıdır.    

Aklın nasıl kullanılacağı, gücünün ve sınırının ne olduğu, elde ettiği bilginin nasıl oluştuğu gibi sorular insan zihnini meşgul eden sorulardır. İnsanın tabiatla, çevresiyle, kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişki onu muhataplarını tanımaya sevkeder. İnsanın yaratılanlar ile kendi arasında kurmuş olduğu bu ilişki aklî bir çabadır. Bu esnada aklını kullanarak elde ettiği değer, bilgi adını alır. Buradaki akıl, akletme gücünü, elde edilen bilginin doğru ya da yanlış olmasını, aklın gereği gibi kullanılıp kullanılmadığını gösterir. İnsan aklı ile tabiatı anlarken, vahiy ile ilâhî hakikatleri bilebilir. O halde  aklın görevi; gerek tabiattaki, gerek Kur’an’daki âyetleri anlamak ve Allah’a ulaşmaktır.

İnsanın  tabiatı anlamaya çalışması sonucu  ortaya çıkan bu günkü modern teknoloji, elektriğin icad edilmesi, uçak, gemi, denizaltı yapımı, tıp alanındaki ilerlemeler sonucu verem, tifo, kolera, kuduz gibi hastalıkların tedavisinin bulunması, yapılan kazılar sonucu insanlık tarihi ve dünyanın geçmişi hakkında elde edilen bulgular, yapılan uzay araştırmaları, deniz altında, volkanlarda  yapılan incelemelerle gelen ve sürekli yenilenen teknoloji ile ortaya çıkan yeni gerçekler, başlı başına küçük bir kâinat olan insanın kendisini tanımaya çalıştıkça ortaya çıkan sonuçlar vs. aklın gücünü gösteren  bizzat yaşayarak gördüğümüz somut örneklerdir.    

Allah insanoğluna eşyanın isimlerini öğretti. İnsan tüm bu hakikatleri aklını kullanarak ortaya çıkarmaktadır. Zaten insanın melekten üstün olmasının altındaki gerçek, eşyanın isimlerini bilmesi ve zamanla bu gerçeklerin ortaya çıkarılmasıdır. 

Akıl, bunca önemine rağmen; vehim, hayal, kişisel çıkar, hevâ ü heves, gazap ve şehvet gibi yanıltıcı duyguların etkisine açıktır. Onu bu olumsuz güçlerin tesirinden ancak vahiy kurtarabilir. Bir de şeytanın vesvesesi, kötü amelleri süsleyip güzel göstermesi, akla zarar veren tutkular, tiryâkilikler, fanatiklikler, içki, uyuşturucu gibi aklı gideren hususlar, İslâm dışı düzen ve çevrelerin aklı çelen, onu yanlış istikametlere yönlendiren, çarpıtan, sadece dünya ile ve basit çıkarlarla meşgul edip sınırlandıran durumlar hesaba katılırsa, selîm (sağlıklı) aklın ve fıtratın korunmasının zorluğu ve böyle bir aklın ne derece doğruyu bulup teslim olacağı değerlendirilmelidir.

Akıl yürütmenin, düşüncelerin insanı yanılttığı da olur. Bu herkes için geçerlidir. İnsanın his ve duyu organları da hata yapabilir. Meselâ, fenle, psikoloji ile ilgili eserlerde görme duyusu için bir sürü hata sayılır. Akla gelince, çoğu zaman insan, deliller getirerek bir sonuca vardığı halde, bir anda delillerin tamamen yanlış olduğunu görür. Bu gerçeğe rağmen, safsatacıların dışında hiç bir düşünür, hiç bir akıllı, yanılma payından dolayı aklı terk etmeyi tavsiye etmeye kalkmamıştır. Ama, hataların neyle ve nasıl düzeltileceği konusunda da ittifak edemediklerini görmekteyiz.

Kur'an-ı Kerim, aklın hataları için birçok kaynak zikretmiştir. Bunlardan birisi, insanın, yakîn yerine zanna itibar etmesidir. Yakîn, şüpheden kurtulmuş, doğru, sağlam ve kesin bilgi, doğru ve kuvvetle bilme demektir. Zan ise, sanma, tahmin etme, ihtimale göre hükmetme, şüphe ve tereddüt demektir. Yani, doğruluğu kesin olarak bilinmeyen bir şeyi doğru saymak, acele ve peşin yargılara saplanmak, kalabalıklara ve geleneklere/ataların yoluna körü körüne uymak aklı saptıran zan yollarıdır.

"Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz." (Yûnus: 10/36)[26]

İnsan, her zaman için her meselede yakîne tâbi olup zannı yakîn yerine kabul etmemeye dikkat ederse, yanlışlığa da düşmez. Her zaman ve her konuda yakîne ulaşamayabilir, zan ve ihtimale zorunlu olarak uyabiliriz. Ama, zannı ve ihtimali kendi yerinde kabul etmeli, bunları yakîn/kesin doğrular olarak sunmamalıyız. Kur'an, bu konu üzerinde titizlikle durmaktadır. Kitabımız, insanın en büyük fikrî uçurumunun yakîne/kesin gerçeğe varmadan zan ve ihtimal peşine düşülmesi olduğunu belirtiyor. Rasül-i Ekrem'e ve dolayısıyla tüm mü'minlere hitaben şöyle buyuruyor:

"Eğer yeryüzünde bulunan insanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, ve ancak yalan konuşurlar." (En'am: 6/116)

Ve şöyle emredilir:

"Hakkında bilgi sahibi olmadığın (hakikatine varamadığın) şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur." (İsrâ: 17/36)

Aklı ve düşünceyi çeldirip fikirde hataya sebep olan ikinci mesele, taklittir. Bu, özellikle toplumsal meselelerde söz konusu olan bir şeydir. Çoğu insanlar, kalabalıklara uyar ve toplumun inandığı şeye inanır, birlikte yaşadığı kimseler veya geçmiş nesiller neyi kabullenmişse, onlar da aynısına hiç bir delil ve mantık aramadan uyarlar. O yüzden yıkılması gereken putlar içinde, toplum ve gelenek putu, ataların yolunu kutsallaştırma putu büyük putlardır. Kur'an, bütün insanlara şöyle der: Bir deliliniz olmadan geçmişlerinizin kabul ettiklerini tamamen kabul veya tamamen reddetmeniz yerine; her şeyi akıl ve vahiy terazisiyle ölçün de, doğruluk ve yanlışlığını öyle anlayın. Geçmişte nice davranış ve fikirler vardır ki, yanlış oldukları halde halk onları kabul etmiş veya doğru oldukları halde halk cahillikleri yüzünden onları reddetmiştir.

Kur'an, geçmişlere (soya, atalara) tâbi olmayı akla ters düşen bir husus olarak zikreder:

"Onlara (müşriklere): 'Allah'ın indirdiğine uyun' denildiği zaman onlar, 'hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' dediler. Ya ataları bir şey anlamamış (şuursuz), doğruyu da bulamamış idiyseler? (Onların şuursuzluğunu devam mı ettireceksiniz?)" (Bakara: 2/170)

Bu âyetten anlıyoruz ki, bir düşünce ve davranışın eskiliği, onun ne doğruluğunu gösterir, ne de yanlışlığını. Eskiden beri doğru kabul edilen ve âdet halinde yaşan hususların, eski ve köklü olması  onun  doğruluğuna  delil  olamayacağı gibi, her eskinin de yanlış olması gerekmez. Eskimek, maddî şeylerde olabilir; fakat evrenin gerçekleri, üzerinden zaman geçmekle eskiyip yıpranmaz.

Meselâ, "Bir toplum, kendindeki özellikleri değiştirmedikçe Allah, onların durumunu  değiştirmez." (Ra'd: 13/11) Bu âyette açıklanan hakikat, ebediyete kadar devam edip, doğruluk ve sağlamlığını olduğu gibi korur. Kur'an diyor ki, her meseleye akıl ve fikir yoluyla bakmalı, başkaları hoşlanmıyor diye doğru bir görüş, sadece filan ünlü adama aitmiş diye kabul edilmemeli, bizzat insanın kendisinin meseleleri araştırıp her şeyin gerçeğine varması gerekir. Toplumun istediğini yapmak, çağa veya geçmişlere uyup onları körü körüne taklit etmek gibi Kur'an'ın şiddetle kınadığı bu konuyu, fıkıhtaki bir mezhebi ve müctehidleri taklit ile birbirine karıştırmamalıyız. Çünkü bu fıkıh dalında uzman olanlara müracaat etmek anlamındadır ve yukarıda değindiğimiz meseleler ile hiç bir ilgisi yoktur. Tam tersine âlimlere danışmak Kur'an'ın emridir:

"Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline, bilenlere sorun." (Nahl: 16/43; Enbiyâ: 21/7)

İnsanın aklını çelip hataya sürükleyen önemli sebeplerden biri de Kur'an'a göre hevâ ü hevese ve nefsânî isteklere uyup garaz üzerinden meselelere bakmaktır. "Hevesler geldi mi, gönül kararır; perdeler çekilip gözler kapanır." İnsan, hevâ ve heveslerinden arınmadığı müddetçe doğru düşünemez. Yani akıl, nefsânî isteklerin işe karışmadığı bir yerde doğru hüküm verebilir ancak. Kur'an, hevâ ve hevese uymanın fikrî kaymaları doğuracağını bir çok yerde belirtmiştir. Bunlardan biri şu âyettir:

"Bu putlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Halbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir." (Necm: 53/23)[27]

Akılların derecelerindeki değişiklik, eksikliklerinden ileri gelir. Yoksa, esas itibariyle akıllar için yol birdir. O da doğru yoldur, sırât-ı müstakim olan Allah’ın vahiyle bildirdiği, rasülleriyle gösterdiği/hidâyet ettiği İslâm’dır.

Akıl, ölüm olayını, kabirde olanları, vahyin mahiyetini, melekleri, âhireti, Allah’ın zâtını tam olarak kavrayamaz. Bunlar aklın idrâk sahasının dışında olan gayba ait hususlardır. Aklın faaliyet alanı ise bu kâinat ile (hatta onun çok küçük bölümü ile) sınırlıdır. Akıl gayba ait meselelerde mutlak gerçeğe ulaşamaz. Zaten Allahü Teala insana böyle bir görev ve sorumluluk da yüklememiştir. İnsan meraklı bir varlık olduğu için ölüm ve ötesi ile ilgili de yorum yapar. İster ölüm ve ötesi ile ilgili, isterse gaybla ilgili gereken tüm bilgiler vahiyle bildirilir; akla düşen şey ise vahyi tasdik edip imanın kalpte kökleşmesine katkıda bulunmaktır. Gayb ile ilgili meselelerde yapılan akıl yürütmelerin hiçbiri kesin doğrudur denemez.

Özetle;

1) Aklın, Kur’an’ı ve sahih sünneti sorgulayan bir konumda olmaması,

2) Aklın, Kur’an ve sünneti anlamaya çalışması ve onun hizmetinde olması,

3) Tabiatı anlamaya çalışırken, tabiata, içindeki tüm canlı varlıklara ve  kendi hemcinslerine zarar vermemesi, bunların tümüyle uyum içinde olması aklın sorumluluğudur.                                                                                         

Akıl iki şekilde kullanılabilir. Bu kullanımlardan biri insanı dünya ve âhiret saadetine götürürken; diğeri hüsranda bırakır. Eğer insan aklını her şeyden üstün görür, tek ölçü ve tek hâkim kabul ederse, bu düşünce onu küfre, dalâlete ve sapıklığa götürür. Aklın bu tür kullanımı, Kur'an'a göre aklı kullanmamaktır, akılsızlıktır. Fakat aklını usulüne göre  ve Kur’an’ın ruhuna uygun bir şekilde kullanır ve bu nimetin farkına varırsa, o zaman akıl, sahibini hakikati keşfetmeye, dünya ve âhiret saadetine iletir. [28]  

 

SEFİH-SEFİHLİK-SEFAHAT

 

Sefih Nedir?

 

"Beyinsiz-beyinsizlik" anlamında Kur'anî bir kavram.

Sefih, "se-fi-he" fiilinden türemiş ism-i faildir. Bu fiilin mastarı "sefh, sefeh"tir. Lügatte sefeh”, hareket ve tutumunda hafiflik olup, akıl noksanlığından kaynaklanır. Yani ucu budalalığa varan hafiflik, fikirsizlik, temkinsizliktir. Bunun zıttı, ağır başlılık, tam akıllılıktır. Şer'an da akıl ve dinin emir ve prensiplerinin aksine hareket etmektir. Türkçede sefahet bu manada kullanılır. Kısaca sefeh ve sefahet, görüş ve düşüncede heva ve hevese uymak, akıl ile değil zevk ile hareket etmektir: Bu da aklın hükümsüz kalmasından dolayı budalalıktan kaynaklanır.[29] Kısacası bu fiilin ism-i faili olan "sefih" aklı veya dini eksik olan akıl veya dinin aksine davranan ahmak veya fasık demektir ki; birinde Allah'a isyan manası var, diğerinde yoktur.[30]

‘Sefih’, ‘sefh veya sefeh’ fiilinin fâil ismidir.

‘Sefh veya sefeh’ sözlükte görüş ve gidişatta hafiflik ve gevşeklik demektir ki, akıl noksanlığından meydana gelir. Her türlü işte aklın hafifliği, düşüncesizlik, önem vermemek, akla ve dine aykırı hareket etmek demektir. Bir ucu budalalığa varan hafiflik, fikirsizlik ve aklı kullanmamaktır.      

Dinen sefihlik de, akıl ve dinin gereği zıddına hareket etmektir ki bunun karşıtı ‘rüşd’dür.

Dilimizde kullanılan ‘sefâhat’ kelimesi de bu anlamda aklı kullanmamayı, görüş ve fikirde zevk ve şehvete uymayı ifade eder. Bu, daha çok budalalıktan ya da aklı yeterince kullanmamaktan kaynaklanır.

‘Sefh veya sefeh’ sahibi kimselere ‘sefih’ denilmektedir.[31]

 

Fıkıhta Sefih:

 

Fıkıh dilinde ‘sefih’, aklı olduğu halde şeriatın ve aklın gereklerine aykırı bir şekilde hareket eden, malını gereği gibi kullanmayan demektir. Nitekim aklı başında, aklını iyi kullanan, doğru yolu bulabilen kimselere ‘rüşd’ sahibi denir.

Sefih, aklı ve dini noksan kimsedir. Aklın ve dinin gereklerine aykırı hareket eder. Ya ahmaktır ya da yaptığı hatayı görmeyerek fâsık olan kimsedir. Fâsıklık yaparak Allah’a isyan eder, aklını iyi işlerde kullanmayarak da bir sürü zarara uğrar. [32]

        

Kur’anın Sefih Dedikleri

        

Kur'an-ı Kerîm'de hem kâfir, hem münafık, hem de müslümanlar için kullanılan sefih kavramı, aynı kökten gelen türevleriyle birlikte tam on âyette kullanılmaktadır. Bu üç sınıf için aynı manada kullanılmasına rağmen, farklı mahiyet arzetmektedir. Şöyle ki: Kâfirler ve münâfıklar için İslâm'ı kabul etmemelerinden dolayı sefih denilirken; müslümanlar için aklı zayıf bunak, aklı bazı şeylere ermeyen çocuklar ve ihtiyarlar hakkında kullanılır.

Bakara süresinde anlatıldığına göre, münâfıklar kendilerini üstün zekâlı, üstün akıllı görüp, mü'minleri süfeha, (sefihler, beyinsizler) olarak addederken, Allah Teâlâ (c.c), asıl süfeha'nın münâfıklar olduğunu, çünkü İslâm apaçık bir gerçek olarak ortada dururken onu kabul etmemenin sefihlikten başka bir şey olmadığını bildirmektedir.

"Onlara, "İnsanların iman ettikleri gibi siz de iman edin" dense, "Yani süfeha (beyinsizler)in iman ettiği gibi mi iman edelim" derler. İyi bilin ki, asıl süfeha (beyinsizler) onlardır; fakat bunlar bunu bilmiyorlar" (el-Bakara, 2/13).

Allah Teâlâ bu âyeti kerimede "insanlardan bazıları" diyerek münâfıkları insanlar olarak belirtirken; akabinde, onları, insanların iman ettiği gibi iman etmemeleri itibarıyla kendi ikrarlarıyla insandan saymıyor.

Münâfıklar gibi kâfirleri de Kur'an-ı Kerîm sefihler olarak nitelemekte, İbrahim Milletinden ancak nefisleri hafif, ciddiyetten ve ciddî düşünceden yoksun, aklı ermez kimselerin yüz çevireceğini açıklamaktadır:

"Nefsini sefih yapan (beyinsiz)dan başka kim İbrahim Milleti (dini)nden yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu (İbrahimi) dünyada beğenip seçmiştik. Ahirette de o salihlerdendir" (el-Bakara, 2/130).

Yine Kur'an-ı Kerime göre, rızkın vericisinin Allah olduğunu akıllarına getirmeden, rızk ve diğer câhili endişelerle çocuklarını öldürenler de akıl, zekâ ve imandan yoksun, doğru düşünmeyen sefihlerdir:

"Bilgisizlik yüzünden beyinsiz (sefih)ce çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allaha iftira ederek haram kılanlar şüphesiz hüsrana uğramışlardır. Muhakkak ki onlar dalalete düşmüşler ve hidayete erici de değillerdir" (el-En'am; 6/140).

Allah'ın kendilerine vermiş olduğu kitabı tahrif edip, Rasûlün geleceği hakkında bilginin kendilerinde olduğu halde inanmamak için bahane arayan, kıblenin değişmesini bir koz olarak kullanıp Allah'ın işine karışan yahudiler de Kur'an-ı Kerime göre beyinsizdirler.

"Însanlardan bazı sefihler "Onları üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini doğruya iletir" (el-Bakara, 2/142).

Allah Teâlâ kâfirleri, münâfıkları sefih olarak bildirirken kâfirlerin ve münâfıkların kendilerine gönderilen rasûllere "sefih" dediklerini bize haber verir:

"(Hud) kavminden kâfir olan mele' (ileri gelenler) dediler ki: Biz seni bir sefahat (beyinsizlik) içinde görüyoruz ve biz seni yalancılardan sanıyoruz (sayıyoruz)."

"Ey kavmim, bende sefahat (beyinsizlik) yok. Ben alemlerin Rabbı tarafından gönderîlmiş bir Rasulüm" dedi" (el-A'raf, 7/66-67).

Diğer taraftan cinler son gelen elçi vasıtasıyla gerçeği öğrenip ona iman edince, kendilerini aldatan şeytanları beyinsiz olarak nitelemişlerdir:

"Meğer bizim sefihler (beyinsiz, iblis veya cinlerin kâfirleri) Allah hakkında saçma sapan şeyler söylüyorlarmış" (el-Cinn, 73/4).

Gerek mallarını, gerekse canlarını, yaşantılarını gerektiği yerde kullanmayanlar, eğriyi doğrudan ayıramayan aklı ermez çocuk ve ihtiyarlar da sefih olup, Kur'an onlara mal devredilmesini, velisi olmadan borç verilmesini yasaklar; velisi olmadığı halde borç verilirse ödemediği takdirde hak iddia edilemez:

"Allah'ın sizin için geçim kaynağı yaptığı mallarınızı aklı ermezlere (süfehaya) vermeyin. O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin" (en-Nisa, 4/5);

"... Eğer borçlu olan kimse aklı ermez (sefih), yahut zayıf ya da kendisi yazdıramayacak durumda ise, velisi ona adaletle yazdırsın... " (el-Bakara, 2/282).

Geçmiş ümmetler, aralarındaki kâfir, müşrik, münâfık, müstekbir, mütref beyinsizler (sefihler) nedeniyle Allah (c.c) tarafından bazı azap ve cezalara çarptırılmışlardır. Bu ceza bir çok musibetler şeklinde halâ devam etmektedir. Mü'minlere düşen, sefihlerle mücadele etmek ve Mûsâ (a.s)'ın şu duası ile Allah'a dua etmektir:

"... (Mûsa) dedi ki: Rabbim! Dileseydin, bunları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizden bazı beyinsizler (süfeha)'ın yaptıklarından ötürü bizi helâk mı edeceksin? Bu senin imtihanından başka birşey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğine yol gösterirsin (hidayet edersin). Sen bizim velimizsin, bizi bağışla, bize acı, sen bağışlayanların en iyisisin" (el-A'raf, 7/155).[33]

Kur’an-ı Kerim, sefih’i ve türevlerini, kâfirler, münafıklar ve bazı müslümanlar hakkında kullanmaktadır. Ancak bu üç kullanış arasında farklı değerler bulunmaktadır.

Kâfirler ve münafıklar, İslâm'ı kabul etmedikleri için sefihlikle suçlanırken, müslümanlardan aklı zayıflayan ihtiyarlara ve henüz aklı ermeyen çocuklara sefih denmektedir.

Münafıklara "siz de diğer mü’minler gibi iman edin" denildiği zaman onlar, kendilerini çok akıllı sanarak mü’minlere ‘sefih’ derler ve onlarla alay ederler. Bunun sonucu olarak da sefih ve aşağı saydıkları kimselerin dinine inanmalarının mümkün olmadığını söylemeye çalışırlar.

Kur’an onlara şu cevabı veriyor:

“…Ìyi bilin ki asıl sefih (beyinsiz) kimseler onlardır; fakat bunu bilmiyorlar.” (Bakara: 2/13).

Aklını kullanmayan, hafif karakterli, ciddi bir düşünceden yoksun olan birtakım kimselerden başkası İbrahim’in dininden, dolaysiyle İslâm’dan yüz çevirmez. Henüz rüşd yolunu bilemeyenler, derince düşünüp ibret almayanlar şüphesiz Allah’ın dininden yüz çevirirler.[34]

Kıblenin Kudüs’ten Mekke’ye çevirilmesini hazmedemeyen, Allah’ın gönderdiği kitabı bozan ve Hz. Muhammed’e inanmamak için bahane arayanlara da ‘sefih’ denmektedir.[35]

Allah’ın rızık verici olduğunu unutarak bilgisizce çocuklarını öldürenler de, sağlam düşünceden, akletmekten ve imandan yoksun sefihlerdir.[36]

Birtakım inkârcılar da kendilerini akıllı zannedip, kendilerine gönderilen peygamberlere ‘sefih’ demek terbiyesizliğini gösterirler. Halbuki bütün elçiler hem akıllı insanlardı, hem sağlam karakterli idiler, hem de Allah tarafından seçilmiş kimselerdi.[37]

Kur’an, ayrıca malları üzerinde gerektiği gibi tasarruf yapamayacak çocuklar ile aklı yeterince normal olmayan kimselere de sefih demekte ve bu gibi kimselere yardımcı olunmasını emretmektedir.[38]

Sefih kelimesi olumsuz manasıyla kâfir, münafık, müşrik, müstekbir, mütref gibi insan gruplarını kapsamaktadır. Bu gibi kimseler kendilerini çok akıllı zanneden, ama aslında aklını, hidâyeti bulma yolunda kullanmayan, kibirli, sağlam düşünceden yoksun, biraz da ahmak kimselerdir.

Eğer akıllarını kullansalardı, Allah’ın dâvetine uymakla elde edecekleri mükâfatı kaybetmezler, Allah’a isyan etmekle uğrayacakları zararı ve korkunç sonucu düşünürlerdi. Küfrün ve şirkin çirkin hayat anlayışından, cehennemin azap kucağından İslâm'ın mutluluk yurduna göç ederlerdi. Mükâfat yerine azabı satın almazlardı. Güzellikleri terkedip, karanlıkları ve bitmez tükenmez azabı tercih etmezlerdi. Onlar ahmaklıkları yüzünden Rableri ile mücadeleye kalkışıyorlar ve bunun kendileri için ne denli zararlı olacağını hesap etmiyorlar.

Günümüzde de Allah’a ortak koşan bu müşrikler ve inkârcılar mü’minlere sefih, gerici, beyinsiz, aşağı; gittikleri yola ve sahip oldukları anlayışa da çağdışı demeye ve onlarla alay etmeye devam ediyorlar. İman edenleri kendilerinden aşağı görüyorlar, onları küçümsüyolar, mü’minlerin üzerinde bulundukları yolu beğenmiyorlar. Halbuki asıl beyinsiz, sefih, yarım akıllı  olanlar kendileridir.

Mü’minler, onların düştüğü sefihliğe düşmezler. Allah’ın verdiği akıl nurunu iyi kulanarak zararlı ve tehlikeli sonuçları tercih etmezler.  Onlar bütün sefihlerle ve onların zararlarıyla, fitneleriyle, ifsatlarıyla mücadeleye devam ederler.       

Ayrıca onlar sefihlerin ahmaklıkları yüzünden belâya uğramamak için Hz. Musa (as) gibi dua ederler:

“Ya Rabbi içimizdeki süfehâ (sefihler) yüzünden bizi helâk edecek misin? Bu senin imtihanından başka bir şey değildir.” (A’râf: 7/155) [39]

 

Akıl İle İlgili Veciz Sözler:

 

* "İnsanlara akılları ölçüsünde söz söyleyin." (Hadis-i şerif)

* "İdrâk-ı meâlî bu küçük akla gerekmez;

   Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez." (Ziya Paşa)

* "Akla mağrûr olma Eflâtun-ı vakt olsan dahî,

   Bir edîb-i kâmili gördükde tıfl-i mekteb ol." (Nef''î)    

* Aklı olmayanın dini de yoktur.

* En akıllı insan öğüt alan insandır.

* Her nimetin bir şükrü vardır. Akıl nimetinin şükrü de düşünüp öğüt almaktır.

* İki şey var ki, asla sonuna erişilmez. İlim ve akıl

* İlim tükenmez hazine, akıl eskimez elbisedir.

* Akıl, vücudun efendisidir.

* Akıl attır, dizgini ârif ve âlim elinde.

* Akıl ve dirâyetin ak saçlılarınki gibi; ama yüreğin masum çocuk yüreği olsun.

* Akıl için yol birdir.

* Akıl, sağlam bir göz; Kur'an ise ışıkları her köşeye saçılıp yayılan bir güneştir.

* Şeriat ile akıl, nur üstüne nurdur.

* Hurâfeler ve bâtıl inanışlar, zayıf akıllıların dinidir.

* Akıl noksanlığı iki türlü olur: Biri delilikten, öbürü câhillikten. 

* Bir akıl iyidir ama, iki akıl daha iyidir.

* Akıl akıldan üstündür.

* Akıl gibi sermaye olmaz.

* Akıl olmayınca başta, ne kuruda biter ne yaşta.

* Akıl tecrübe ile kemâl bulur.

* Akıl vezirdir, gönül padişah.

* Bir akıllının dostluğu, tüm delilerin dostluğundan daha iyidir.

* Ey akıllı! Sakın aklın başına gelince, pişman olacak bir sarhoşluğa düşme.

* Mecnun'la birlikte oturan akıllı, Leylâ'nın yüzünden başka şey konuşmaz.

* Zekî, başkalarını bilendir; kendini bilen ise akıllıdır. 

* Akıllı bir kişi, düşmanından da akıl öğrenmeyi ihmal etmez.

* Akıllı olan, başkasının kusurunu görerek kendisininkini düzeltir.

* Aptallar, akıllılardan pek az şey öğrenirler; ama akıllılar, aptallardan çok şey öğrenirler.

* Akıllı olan aklıyla mağrur değil; meşgul olur.

* Akıllıya "ben" yakışmaz.

* Yalnız akıllı olmayı istemek, büyük bir deliliktir.

* İki şey akıl hafifliğini gösterir: Söyleyecek yerde susmak, susacak yerde söylemek.

* Aklı kıt olan dilini tutamaz.

* Akıllının uzun kulakları, kısa dili vardır.

* Akıllı söylemeden düşünür, akılsız düşünmeden söyler.

* Akıl yeryüzünden kalksa bile, hiç bir kimse akılsız olduğuna inanmaz.

* Akılları pazara çıkarmışlar, herkes yine kendi aklını beğenmiş almış.

* Deliler ve akıllı insanlar zararsızdır. En tehlikeli insanlar, yarı deliler ve yarı akıllılardır.

* Akıllı düşman, akılsız dosttan yeğdir.

* Akıllı iki kere aldanmaz.

* Akıllı neyler balı, akılsız neyler malı.

* Hayatta başarılı olmak için akılsız görünmeli, ama akıllı olmalıyız.

* Akıllı görünmeye çalışmak, olduğundan daha akılsız görünmekten başka işe yaramaz.

* Bir soru soran adamın sorusundan, onun ne derece akıllı olduğu anlaşılır.

* Olabilirsen başkalarından daha akıllı ol; fakat onlara daha akıllı olduğunu söyleme!

* İnsanlar, akıllılar arasında deli; deliler arasında akıllı olmasını bilmeli.

* Akıllı olmak da bir şey değil; önemli olan o aklı yerinde kullanmaktır.

* Ham düşünceleri, ancak akıl pişirir.

* Aklı bol olan, zamanın kıtlığından zarar görmez.

* Akıl ve iman ikiz kardeştir. Allah biri olmadan diğerini kabul etmez.

* Aklına çok güvenen, akıl seviyesini aşamadığı için, vahy ve ilhamdan mahrum kalır.

* Doğru işlemeyen akıl, keskinmiş neye yarar? Saatin iyiliği koşmasında değil; doğru gitmesindedir.

* İman kalp sayesinde inanılan ve yaşanan, akıl sayesinde  de düşünülen ve idrak edilen bir gerçektir.

* Bir saat (kısa bir an) tefekkür (düşünmek), bir gece nâfile ibadet etmekten daha hayırlıdır.

* Delinin yüreği ağzındadır; akıllının dili yüreğindedir.

* "Siz onları görseydiniz deli derdiniz; onlar sizi görseydi, müslüman demezlerdi." (Sahabeler için Hasan-ı Basrî)

* Deli dedikleri, aklın esaretinden kurtulmuş olandır. [40]

 

AKIL EMNİYETİ

 

Önce "akıl nedir?" sualine cevap arayalım. Arapça'da "hayvanı bağlamak ve tutmak" gibi mânâlara gelir.[41] İnsanı zararlı fiillerden alıkoymak ve imsak mânâsına gelen akıl, ıstılâhi olarak "Bilmek, anlamak, şuurlu olmak" gibi mânâlar ifade eder.[42] Çoğulu "ukûl"dür. İnsanın zarûrî ve nazarî bütün ilimleri, akıl vasıtasıyla kavradığı inkâr edilemez. Dikkat edilirse günümüzde akıl, "beyin" denilen organın bir fonksiyonu gibi mütalaa edilmektedir. Halbuki İslâm uleması aklı: "Kalpte bulunan, hak ve batılı ayırt etmede vasıta olan nurdur" şeklinde tarif etmişlerdir. Bu tarif temelde, şu âyet-i kerimeye dayanır:

"Andolsun ki, biz cin ve ins'ten bir çoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, bununla idrak edemezler. Gözleri vardır, bunlarla göremezler. Kulakları vardır, bunlarla işitemezler. Onlar dört ayaklı hayvan gibidir, hatta daha sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir." (A'râf: 7/179)

Bu âyet-i kerimede geçen yefkârûne biha ibaresi, kalple alâkalıdır. Yefkârûne, ince idrak ve keskin kavrayış mânâsına gelir. "Fıkıh" kelimesi de aynı mânâdadır.[43] Kâfirlerin ve müşriklerin kalplerinin bulunduğu, fakat bununla idrak edemediklerini esas alan İslâm ûleması "akıl kalpte bulunan bir nurdur" tarifini esas almıştır. İnsanın mükellef olması, akli melekelerinin sıhhatli olmasıyla yakından alâkalıdır.[44]

Kur'ân-ı Kerim'de: "Ey iman edenler... İçki, kumar, (tapmaya muhsus) dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden birer murdardır. Onun için bunlardan kaçının ki, muradınıza eresiniz"  (Maide: 5/90) buyurulmuştur.

İmam-ı Gazzalî: "Hadd-i Şürb (içki cezası) insanların aklî melekelerini muhafaza içindir. İlâhî teklife muhatab olan akıl, ancak bununla muhafaza edilebilir"[45] hükmünü zikreder. Kumar'ın, tapmaya mahsus dikili taşların (brahman'ın heykeli vs. gibi) ve fal oklarının da, insanın akli melekelerini tahrip ettiği bilinmektedir. Çünkü bunlarla şeytanın kalbe vesvese verdiği, haber-i sadık'la sabittir. Âyet-i kerimede bunların tamamı, şeytana has ameller olarak nitelendirilmektedir. Akıl, kalpte bulunan bir nur olduğuna göre, şeytan bu vasıtalarla aklı perdelemeyi esas alıyor, demektir.

Sihir, kehânet, ilm-i remil ve bunun gibi fiillerin haram kılınması da, akıl emniyetiyle yakından alâlakalıdır.[46] Bu noktada biraz kehânet üzerinde durmakta fayda vardır. Kehanet, kâinatın geleceğine ait haber vermek ve esrarı (gizli sırları) bazı vasıtalarla bildiğini iddia etmektir.

İdeolojik sistemlerin tamamı, gaibten haber verme, geleceğe hükmetme ve istatistiklere dayanarak gizli sırlan çözmeye çok önem verirler. Son yıllarda "Masum imam ve her sırra vâkıf mahfuz şeyh" teorileri de, ümmet arasında yayılma temayülü göstermektedir. Bütün bunlar "akıl emniyetine" vurulan darbelerdir. Ayrıca filozofların ve ideologların "aklı putlaştırdığı" gerçeğini dikkate alarak, sırf onlara muhalefet niyetiyle, aklın fonksiyonlarını iptal eden mü'minlere de rastlanmaktadır. Unutmayalım ki "ifrat" ve "tefrit"; akıl emniyetine vurulmuş en büyük kelepçedir. Unutmayalım ki, akıl zaruri bir vasıtadır. Ancak yeterli değildir; vahye daima muhtaçtır.[47]

 

AKIL HASTALIĞI

 

Düşünme, anlama, idrak etme; karar verme ve tedbir alma yeteneklerindeki eksiklik.

İslâm'da kişinin yaptığından sorumlu tutulması, akıllı olmasına bağlanmıştır. Çünkü emir ve yasakların muhâtabı akıl sahibi kişilerdir. Kur'an-ı Kerîm'de akıldan söz eden pek çok ayet vardır. Meselâ:

"Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır, böylece korunursunuz" (el-Bakara, 2/179).

"Siz kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?" (el-Bakara, 2/44).

"Ey kitap ehli, neden İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat'da, İncil de ondan sonra indirilmiştir. Düşünmüyor musunuz?" (Âlu İmrân, 3/65).

Akıl ve temyiz kabiliyeti arızalanınca, kişinin dinî yükümlülükleri kalkar. Burada dikkat edilecek husus, tasarruf sırasında, iyi ile kötüyü ayırdetme kabiliyetinin mevcut olup olmadığıdır. Çünkü bazı akıl hastalıkları temyiz kudretini devamlı sûrette kaldırırken, bazı hastalıkların temyiz gücünü kaldırması sürekli değildir. Hasta aklı başında iken yaptığı iş ve tasarruflardan sorumludur. Meselâ, sar'alıların iki sar'a nöbeti arasındaki zamanda aklı başındadır. Yahut uykuda gezenler, diğer zamanlarda temyiz kudretine sahiptirler.

Akıl hastalığı yirmidört saatten fazla sürerse namaz; ramazan ayı süresinde devam ederse oruç; bir yıl geçerse hac ibâdetlerinden sorumluluk kalkar. İyileşince bunları kaza etmek gerekmez. Zengin olarak bir yıl geçince de o yılın zekâtı düşer. Ancak Hanefiler dışındaki fâkihlere göre ise zekât, mâlî bir vergi sayılır ve velîsi bunu akıl hastasının malından verir.[48]

Akıl hastaları mal telefinden şahsen değilse de mâlen sorumludurlar. Meydana getirdikleri zarar, mallarından tazmin edilir. Suç işlemeleri halinde bedenî ceza uygulanmaz.[49]

 

AKLÎ DELİL

 

Delîl; "Mürşid, rehber, kılavuz" anlamlarına gelir. Istılahda ise, "bilinmeyen şeylerin bilinmesini mümkün kılan şeydir." Veya "Kendisine iyice bakarak ve düşünerek, istenilene götüren şeydir."[50]

Delîl, bize rehberlik eder ve bir şeyin doğru veya yanlış oluşu hakkında bizi bilgi sahibi ederek yol gösterir. Olumlu veya olumsuz, hüküm vermemizi sağlar. Delille öğrenilen ve doğruluğu kanıtlanan şeye "medlûl" denir.

Delîller bir bakıma, akli ve naklî (sem'î) olmak üzere ikiye ayrılır. "Vahye ve işitmeye dayanan delîle" naklî delîl denir. Naklî delile dînî delîl de denmektedir. Kur'an ve hadislerin bildirdikleri, naklî delillere dâhildir. Aklı delil ise; "mukaddimeleri (önermeleri), akla dayanan delildir. Aklî ve naklî deliller, kat'î ve zannî olmak üzere ikiye ayrılırlar. Kesin olarak medlûlü isbât eden aklî delile burhan (ve huccet) denir. Önermeleri kesin olmayan aklî delile de hatâbe adı verilir.

Burhan; zekî ve kültürlü insanların, inceliklerini anlayıp yararlanabilecekleri delîl çeşididir. Meselâ: "Âlem değişkendir, her değişken hâdistir (sonradandır)" delîli bir burhandır. Cahil ve kültürsüz insanlar burhanı anlamaz. Burhan, münâkaşa ve münâzaralarda geçerliliği olan bir delildir.

Hatâbî deliller ise, kafası olumsuz fikirlerle şartlanmamış kimseleri ikna edebilen delillerdir. "Bir yerde iki yönetici olmaz" ifadesi bir hatâbî delîl sayılır Bu tür delillerin mukaddimeleri, genellikle doğruluğu kabul edilmiş ifâdelerdir.

 

Yakiniyyat:

 

Kesinlik ifade eden aklî delillere yakîniyyât denir ki, bunların altı türü vardır;

1) Bedîhiyyât: Aklın, bir delîle ihtiyaç duymadan, apaçık bir şekilde hemen biliverdiği bilgilerdir. Bunlara evveliyât da denir. "Bir, ikinin yarısıdır", "Bütün, parçasından büyüktür" gibi.

2) Müşâhedât: Aklın duyu organlarıyla verdiği hükümlerdir. "Güneş, aydınlatıcıdır", "Ateş, yakıcıdır" gibi. Bunlara, hissiyât ve mahsûsât da denir.

3) Fıtriyyât; Aklın, basit bir kıyâsla vardığı hükümdür. "Dört sayısı, çifttir" gibi. Bunlar, kıyâsları beraberlerinde bulunan hükümlerdir.

4) Mücerrebât: Aklın, müşâhedelerin tekrarı sonucunda verdiği hükümdür. "Hint yağı ishâl edicidir" gibi.

5) Mütevâtirât: Aklın, mütevâtir haberlere dayanarak verdiği hükümdür. "Mekke Hz. Peygamberin doğum yeridir." gibi.

6) Hadsiyyât (sezgiler): Aklın, mukaddimelerden süratle neticeye ulaşmasıyla varılan hükümdür. "Ay, ışığını güneşten alır" gibi. Bunlar, zarûrî ilim ifade ederler.[51]

 

Zanniyat:

 

Kesinlik ifade etmeyen aklî delîllere de zanniyyât denir. Bunların da altı çeşidi vardır

1) Müsellemât: İlmî münâkaşada karşı tarafın kabul ettiği hükümlerdir. Peygamberimizin mîrâcını inkâr eden hıristiyana karşı Hz. İsâ'nın mîrâcını delil getirmek gibi.

2) Meşhûrât: İnsanların hepsinin veya büyük çoğunluğunun kabul ettiği hükümlerdir. "Adalet güzeldir. Zulüm çirkindir" gibi.

3) Makbûlât: Yalan söylemeyeceğine dair kendilerine hüsn-i zan beslenilen büyük âlimlerin ve mürşidlerin sözleri bu kategoriye dahildir.

4) Karînelerle hüküm vermek: Yoğun bulut görüp yağmurun yağacağını söylemek gibi.

5) Muhayyelât: Psikolojik olarak arzu uyandırmak veya nefret ettirmek için tahayyül edilen hükümlerdir. "Bal, iğrenç bir kusmuktur", "Şarap, akıcı bir yâkûttur" gibi.

6) Vehmiyyât: Duyular âleminin ötesinde kalan hususlar için duyulan âlemle kıyas edilerek verilen hükümlerdir. "Kâinâtın ötesi sonsuz bir fezâdır", "Var olan her şey görülebilir" gibi .

Bu tür delîller, insanı kesin bilgi edinmeye götürmeyen aklî deliller olduğundan zannî deliller adını almışlardır.[52]

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

 

Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y.  c. 1, s.  467-471; 203-207

Fî Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 317-319

Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, s. 654-667

Tefsîr-i Kebir, Mefâtihu’l-Gayb, F. Râzi, Akçağ Y. c. 4, s. 177-179

İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 2,  s. 238-247

Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 83-85

Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 2, s. 112-125

Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 398-400

Kur'an'da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 51-85

İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 38-40

Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 42-44

Kur'an'da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y.  s. 46-77

İhyâu Ulûmi'd-Din, İmam Gazali, Bedir Y. c. 1, s. 209-225

Kur'anla Birlikte Düşünmek, İsmail Kazdal, Birleşik Y. s. 33-38 

İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. s. 97-113

Düşüncede Devrim, Mehmed Kürşat Atalar, Anlam Y. s. 59-71

İslâmî Hareket ve Problemleri, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y. s. 77-110

Âyetler ve Yetenekler, Necmettin Şahinler, Beyan Y. s. 82-86

Nur'dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. I/166-176, II/30-32

Risâle-i Nur'dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 30-31

Kur'anî Araştırmalar, Murteza Mutahhari, Tûba Y. c. 1, s. 55-74

Kur'an'da Değişim Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 46-75

Akıl ve Din, M. Müştehir Şebüsteri, Objektif Y.

Akıl ve Gönül, Seyyid Ahmed Arvasi, Burak Y.

Akıl ve İman, Ahmed Hulûsi, Kitsan Y.

Akıl ve İtikad, İlhan Kutluer, İz Y.

Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, Mehmet Erdoğan, Mar. Ün. İlâhiyat Fak. Y.

Akılcılık, John Cottingham, Sarmal Y.

Aklı Karışıklar İçin Klavuz, E. F. Schumacher, İz Y.

Aklını En İyi Şekilde Kullan, Tony Buzan, Arion Y.

İslâm'da Aklın Önemi ve Sınırı, Ahmet Yüksel Özemre, Denge Y.

Akıl ve Gerçek, Hekimoğlu İsmail, Timaş Y.

Kur'an'a Göre Gerçek Akıl, Harun Yahya, Vural Y.

Arap-İslâm Aklının Oluşumu, Muhammed Âbid Câbirî, Kitabevi Y.

Arap Kültürünün Akıl Yapısı,  Muhammed Âbid Câbirî, Kitabevi Y.

İslâm'da Siyasal Akıl,  Muhammed Âbid Câbirî, Kitabevi Y.

 

 



[1] Râgıp el-İsfahânı, Müfredât, 342.

[2] İbn Mace, Zühd, 31.

[3] el-Bakara, 2/163.

[4] en-Nûr, 24/35.

[5] eş-Şûrâ, 42/52; el-En'am, 6/122.

[6] Cengiz Yağcı, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/83-85.

[7] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 38.

[8] Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.

[9] Yunus: 10/100.

[10] Mülk: 67/10.

[11] nak. Müfredat, s: 511.

[12] İbni Mace, Zühd: 31, Hadis no: 4260, 2/1423.

[13] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 38-40

[14] Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.

[15] Yûnus: 10/100.

[16] Mülk: 67/10.

[17] Nak. Müfredat, s. 511.

[18] İbn Mâce, Zühd 31, Hadis no: 4260, 2/1423; Tirmizî, Kıyâmet 25. Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.

[19] Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.

[20] Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.

[21] Bkz. Nahl: 16/78.

[22] Bkz. Bakara: 2/7; Nahl: 16/108. 

[23] Bkz. A’raf: 7/179.

[24] Bkz. İsrâ: 17/36.

[25] Bkz. Hacc: 22/46.  Yine aynı konuyla ilgili diğer ayetler için bkz. Enfâl: 8/2;  Enbiyâ: 21/45;  Yûnus: 10/31;  Secde: 32/9;  Câsiye: 45/23;  Mâide: 5/83;  Bakara: 2/75;  Lokman: 31/7;  Hûd: 11/20, 23. Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.

[26] Yine bkz. En'am: 6/116; Câsiye: 45/24.

[27] Kur'anî Araştırmalar I, Murtaza Mutahhari, Tûba Y. s. 55-70.

[28] Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.

[29] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kurân Dili, I, 234.

[30] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kurân Dili, II, 1992. Muammer Ertan, Şamil İslam Ansiklopedisi: 5/371.

[31] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 585-586. Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.

[32] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 586. Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.

[33] Muammer Ertan, Şamil İslam Ansiklopedisi: 5/371-372.

[34] Bakara: 2/130.           

[35] Bakara: 2/142.

[36] En’am: 6/140.

[37] A’raf: 7/66-67.

[38] Nisâ: 4/5; Bakara: 2/282.

[39] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 586-587. Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.

[40] Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.

[41] İbn-i Manzur, Lisânu'l Arab, c. XI, sh. 458.

[42] Geniş Bilgi için bkz.: İbn-i Haldûn, Şifaü's Sail li Tezbihi'l Mesail, Ist.1957, Prof. M. Tanci neşri, sh. ıs-24.

[43] Mehmed Vehbi Efendi, Hülasatü'I Beyan fi Tefsirû'l Kur'ân, İst.1968, c. V, sh.1808.

[44] Geniş bilgi için bkz.: Sava Paşa, İslâm Hukuk ve Nazariyatı Hakkında bir Etüd, Ank.1956, c. Il, sh. 319-350. Ehliyeti tenkis ve mes'uliyeti tahfıf eden haller izah edilirken cinnet, hafıza zaafı, küçüklük [çocukluk] ve ateh [bunama] üzerinde durulur. Aynca sekr hâli izah edilir. Bunların tamamı akılla ilgilidir.

[45] İmam-ı Gazzalî, el-Mustasfa min İlmu'I-Usûl, Beyrut,1937, c.I, sh.287 vd.

[46] Fukaha "Haram olan ilimleri"tasnif ederken, felsefe üzerinde hassasiyetle durnıuştur. İmam-ı Gazzalî el Munkız isimli meşhur eserinde, felsefenin mahiyetini ve filozofların küfrünü isbata gayret etmiştir. İbn-i Abidin, Reddü'I-Muhtar isimli eserinde (İst. 1982, c. I, sh. 43 vd.) bu konu üzerinde durur. Haram olan tefekkür değildir. Tevhidi reddedip, insanlar üzerine hüküm koymak suretiyle, sistem kurmaya çalışmak ve kat'i nassların zıddını isbat için demogaji yapmaktır. Günümüzdeki ideologların yaptıklan da budur. Tefekkür ile karıştırılmamalıdır.

[47] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılap Yayınları: 42-44.

[48] el-Kâsânî, Bedâyetu's-Sanâyi', V/155.

[49] Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/85-86.

[50] el-Cüveynî, el İrşâd, Mısır, 1369/1950, 8; el-Cürcânî, et-Ta'rîfât, İstanbul 1253, 61, et-Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti'l-fünûn, İstanbul 1984, I, 492.

[51] Sâdeddîn et-Taftâzânî, Şerhu'l-Makâsıd, Mısır (t.y.), I, 232-235; Bekir Topaloğlu, Kelâm İlmine Giriş, İstanbul 1988, 71. Mehmet Bulut, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/91.

[52] el-Cürcânî, Şerhu'l-Mevâkıf, İstanbul 1286 h., 76; et-Tehânevi, Keşşâf, II, 939; Bekir Topaloğlu, a.g.e., 75. Mehmet Bulut, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/91.

 
  Bugün 7 ziyaretçi (41 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=