Bismillahirrahmanirrahim
  Af
 


 

AF-AFV

 

Suç, kusur, kabahat, hata ve günahı bağışlamak, yapılan suçtan dolayı cezalandırmamak, suç işleyeni kınamamak. Suçlu veya maznun hakkındaki infazdan, hukukî uygulamadan vazgeçilmesi anlamında bir İslâm hukuku ıstılahı.

Affetmek, Cenâb-ı Allah'ın sıfatlarından biridir. Allah'u Teâlâ kendisine ortak koşma (şirk) suçu dışında kalan diğer suç ve günahları hesap gününde affedebilir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın kullarına merhametini ve büyüklüğünü göstermektedir. Günahlarından tevbe eden kulları affetmesi ise daha büyük bir ihtimaldir.

"Ey iman edenler, içten gelerek yapılan bir tevbe ile Allah'a tevbe ediniz. Umulur ki, Rabbiniz günah ve kötülüklerinizi örter..." (Tahrîm, 66/8)

Cenâb-ı Allah bu ayet ile tevbeden sonra affetme ihtimalini göstermiştir. Tevbe ile birlikte günahkâr bir kulun yapması gereken husus Rabb'inden af dilemesidir.

Cenâb-ı Allah'ın günahkâr kullarını affettiği gibi, müminler de birbirlerini affetmesini bilmelidirler. Diğer insanlara karşı kin ve nefret duygusu beslemek mümin kişinin benimseyeceği bir davranış değildir. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke'de kendisine eziyet edenleri, Bedir, Uhud ve Hendek gazvelerinde kendisine karşı savaşıp İslâm'ı yok etmek isteyenleri bile sonradan İslâm'a girince affetmiştir.

Cenâb-ı Hakk: "Güzel söz söylemek ve affetmek, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah Gani'dir, (Hiçbir şeye muhtaç değildir) Halim'dir (Yarattıklarına karsı yumuşak davranandır)" (el-Bakara, 2/263) diye buyurup, affetmenin faziletinden bahsetmektedir. Ayrıca şöyle buyurur:

"(Ey rasulüm) sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillere aldırış etme." (el-A'raf, 7/199)

Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de "af" tabiri fazlalık anlamında kullanılmıştır:

"Sana (hayır yolunda) neyi infak (ve tasadduk) edeceklerini sorarlar. De ki: "Affı (yani ihtiyacınızın dışında kalanları) veriniz." (el-Bakara, 2/219)

Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurmuşlardır:

"Elinizden geldiği kadar müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışınız. Onun için bir çıkış yolu varsa serbest bırakınız. Devlet başkanının afta hata etmesi cezalandırmada hata etmesinden daha iyidir."[1]

İslâm'ın geldiği dönemde Cahiliye devri insanları herhangi bir suç işleyen kimseyi kesinlikle cezalandırma eğiliminde idiler. Af ancak üst düzeydeki kabile şeyhleri ve akrabaları için uygulanırdı. Bunun dışında kalanlar mutlaka cezaya uğratılmakta idiler. Kur'an-ı Kerîm'in şahsi mağduriyetlerde suçluyu affetmeyi tavsiye ettiği[2] görülmektedir.

Ancak günah ve suç işleyenlerin suçları sabit olduğunda ve bunun affedilmesi halinde toplumda kötü örnek olacaksa İslâm devletinin yöneticileri bunu affedemezler. Ancak kısas ve ta'zirlerde cezaların affı genel bir prensip olarak uygulana gelmiştir. Fakat hadlerin tatbikinde affetmek pek câiz görülmemiştir. Kısas ve ta'zirlerde af durumu daha çok mağdur ile suçlu arasında olan bir olay kabul edilmiştir. Mağdur isterse affeder. Bu durumda haksızlığa uğrayan taraf suçluyu affettiğinde onu mükâfatlandırmak Allah'a aittir.[3] Bu affı yapan mümin mağdur olmasına rağmen böyle bir affi yapmasının takvâya daha yakın olduğunu Cenâb-ı Hakk'ın şu mesajlarından bilmektedir:

"Onu bağışlamanız takvâya daha yakındır." (el-Bakara: 3/237)

Böylece affetmek İslâm kardeşliğinin bir gereği olduğu gibi müslümanlar arasında da minnet duygusunun gelişmesine ve müminlerin birbirlerine şükran duygularıyla yaklaşmalarına zemin hazırlayacaktır. Nitekim insanı cezalandırmaya yetkili ve hak sahibi olmasına rağmen af yolunu tercih eden kişi daima toplum tarafından takdirle karşılanmıştır. Bu da İslâm ahlâkının bir tezahürüdür. Suçluyu affetmek asla adâletsizlik değildir. Zira Cenâb-ı Hakk küfür ve şirkin dışında kalan her hata ve günahı dilediği takdirde affedebileceğini ifade buyurmaktadır:

"Allah kendisine ortak koşulmasını mağfiret etmez. Ancak ondan başkasını dilediği kimseler için mağfiret eder." (en-Nisa, 4/48)

Buna karşılık Allah'a karşı isyan ve İslâmî emirlerin çiğnenmesinde uygulanacak hadlerin kadı tarafından kesin olarak karara bağlanmasıyla devletin affetme yetkisi ortadan kalkar. Ancak delillerin ve suç unsurlarının tesbitinde eksiklik söz konusu olursa devletin cezayı düşürmesi mümkündür. Mağdurun olmadığı ve bir mağdur tarafından açılmamış davalarda ve hadlerin uygulanmasında af kesinlikle mümkün değildir. Hırsızlık ve zina iftirası gibi durumlarda mağdur doğrudan doğruya kendisi af yetkisini kullanarak suçluyu affedebilir. Dava açılmadan önce böyle bir af söz konusu olursa ceza düşer. Böyle durumlarda gerçekleşen af suçun işlenmiş olması halinde sadece dünyevî cezası affedilmiş olur. Ahirette ise hesabı Allah'a aittir. Hırsızlık gibi suçlarda mahkeme bir hüküm vermiş ise mağdur affetse bile infâzın durdurulması söz konusu değildir. Böyle durumlarda ceza uygulanır.

İslâm'da kul hakkının daha çok olduğu kısaslarda cezanın düşmesinin prensip olarak kabul edilmesi davada kul hakkının ağır bastığı zaman mümkündür .

"...Öldüren, ölünün velisi tarafından affedilirse, örfe uymak ve diyeti güzellikle ona ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden size bir kolaylık ve rahmettir..." (el-Bakara, 2/178)

"Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ile kısas yapılır. Yaralarda da kısas vardır. Fakat kim hakkından vazgeçerse, bu onun günahlarının affına bir sebeptir. Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir." (el-Mâide, 5/45) ayetleri mağdurun affetme imkânı ve yetkisinin olduğunu göstermektedir. Bu gibi durumlarda af kul hakkı olduğu için suçluyu mağdur veya velisinin affetmesine ve kısasın uygulanmamasına rağmen devlet suçluyu ta'zir etme hakkına sahiptir. Ancak mağdurun ölmesi halinde onun veli ve yakın akrabaları bu kısasta yetkilerini kullanma hakkına sahiptirler. Mağdurun velisi veya varisleri suçluyu affedebilirler. Ancak böyle bir affın yapılabilmesi için akıl ve bülûğ şart koşulmuştur. Yani affedecek kimsenin âkil ve baliğ olması gerekir. Bazen diyet veya mal karşılığında suçlu affedilebilir. Bu da aslında af olmaktan çok sulh kapsamına girer.

Kamu hakkının söz konusu olduğu ve kamuya karşı işlenmiş bulunan suçlarda devlet affetme yetkisine sahiptir. Kul hakkının çiğnendiği durumlarda ise affetme yetkisi öncelikle mağdurundur. Her iki durumda yani hem kamu hakkının hem kul hakkının birlikte ihlâl edildiği bir suçun işlenmesi halinde ise, bir tarafın affetmesiyle diğer tarafın hakkı düşmez. Affetmeyen taraf cezanın uygulanmasını isteyebilir.[4]

Arapça bir kelime olup, "Bir şeyin eserini gidermek, ortadan kaldırmak" manâsına gelir.[5] Afv kelimesi ile birlikte mütalaa edilmesi gereken bir ıstılâh da "istiğfar"dır. Bunu şu şekilde tarif etmek mümkündür. "Bir kimsenin Allahû Teâla (cc)'dan günahlarının bağışlanmasını istemesine istiğfar denir." Bu kelime ga-fe-re aslından gelir. Bir işi düzeltmek mânâsınadır. Aynı zamanda örtmek, bir nesneyi zarf içerisine koymak mânâlarını da içine alır. Esma-i Hüsna'dan birisi de "Gaffar"dır. Gaffar, "kullarının ayıplarını örtüp, günahlarını ve hatalarını bağışlayan" demektir.

Allahû Teâla (cc)'nın emirlerine aykırı olarak yapılan her iş "günah"tır. Günah kelimesi Farsça'dır. Arapça'da lemen, seyyie, zenb ve kebire günah mânâsındadır. Arapça mütehassısları lemen ve seyyieyi küçük günah, zünûb ve kebair'i büyük günah olarak tarif etmişlerdir. Kur'ân-ı Kerim'de: "Eğer yasak edildiğiniz büyük (günah)lardan kaçınırsanız, sizin öbür kabahatlerinizi örteriz" (Nisâ: 4/31) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimede büyük günah kebair, kabahatler de seyyie olarak alınmıştır.[6]

Resûl-i Ekrem (sav)'in "Allahû Teâla (cc) affeden bir kulun, izzetini ve şerefini artırır"[7] buyurduğu bilinmektedir. Mü'minlerin birbirlerine karşı şefkatli olmaları zarûridir "Hukuku'1 ibad" diye isimlendirilen "kul hukuku" ancak karşılıklı rıza ve helâlleşme ile giderilebilir. Ayrıca "Her kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah (cc)'da, kıyamet gününde onun ayıplarını örter"[8] hadis-i şerifi; mü'minlerin birbirlerini afvetmelerinin lüzümuna işaret etmektedir.

 Allahû Teâla (cc)'nın emirlerini, nefsine uymak ve tembellik sebebiyle yerine getiremeyen her insan, "tevbe ve istiğfar" etmek durumundadır. Bunun neticesi, o fiilin tesiri ortadan kalkarsa, afvedilmiş olur. Ancak kat'i olarak bilinemiyeceği için mü'minler "ümid" ile "korku" arasında yaşamaya gayret ederler.

 Müslüman, Allahû Teâla (cc)'nın emirlerine teslim olan mânâsınadır. Allahû Teâla (cc)'nın dininin düşmanlarını kendine dost bilmez ve onlardan afv dilemez. Bilhassa küfür ahkâmının galip olduğu beldelerde, bu hususa azami dikkat gerekir.[9]

‘Afv’ Türkçedeki affetmenin karşılığıdır. ‘Afv’ sözlükte, yok etmek, silip-süpürmek, bir şeyi elde etmeye yönelik niyet, fazlalık, artıp çoğalma gibi anlamlara gelir.

Çirkin bir şeyi veya kötülüğü görmezden gelme, yapılan bir suçtan dolayı suçluyu cezalandırmama, ceza uygulamasından vaz geçme demektir.

Şu âyette sözlük anlamı olarak ‘fazlalık’ manasında geçmektedir:  “…Ve sana neyi infak edeceklerini (harcayacaklarını) soruyorlar. De ki: Afv’ı, yani ihtiyaçtan arta kalan fazlalığı. Böylece Allah, size âyetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz.” (2 Bekara/219)

A’raf Sûresi 199. âyette  ‘afv’ bağışlama, affetme anlamında gelmektedir. ‘Afv’ bunun dışında otuzbeş kadar âyette türevleriyle birlikte yer almaktadır.

‘Afv’, Allah’ın ilâhlık özelliklerindendir. Allah’ın en güzel isimlerinden (Esma-i Hüsna’dan) biri de ‘Afüvv’dür. Bunun anlamı ‘çok çok bağışlayan, affeden’ demektir.

Bu isim dört âyette ‘Ğâfur-bağışlayıcı’ ismiyle beraber geçmektedir. ‘Ğâfur’ da bağışlayan, örten demektir. Ancak ‘Afüvv’ ismi ‘Ğâfur’a göre biraz daha geneldir. Çünkü Ğâfur, günahı örten demektir. Silip-süpürmenin örtmekten daha iyi olduğu açıktır.

“Umulur ki Allah bunları affeder. Allah Afüvv’dür (affedicidir), Ğâfur’dur (bağışlayıcıdır).” (Nisa: 4/99)[10]         

Bir âyette bu isim ‘Kadir’ ismiyle beraber kullanılıyor. Bu âyet, Allah’ın günah işleyenleri cezalandırmaya güç yetirebildiği halde, onlara ceza vermeyip bağışlayabildiğini ifade ediyor.[11]

Allah (cc) sonsuz bağışlayıcı ve affedicidir. O’nun bu bağışlayıcılığı öncelikli olarak diní emirleri ve yasakları (teklifleri) hafifletmede görülür.[12]

Rabbimiz, kul olarak yarattığı insanın günah işleyeceğini, hata ve isyan edeceğini, hatta inkârcı olup küfre düşeceğini biliyordu. Buna rağmen ona günah işleme ya da ibadet etme özelliğini verdi.[13] Yani insanın iradesini kendi eline vermiştir. Ancak onu başıboş ta bırakmamıştır. Bütün insanlara ‘tağuta kulluk yapmayın, Allah’a ibadet edin’ diye davet yapması için elçiler (peygamberler) göndermiştir.[14] Elçilerin davetine uymayıp, Allah’ın gönderdiği âyetlere sırtını dönenler azgınlık, sapıklık ve isyan içinde kalırlar. Peygamberlere iman edip müslüman olanlar da zaman zaman hata edebilir, günah işleyebilirler. İşte kim bu şekilde hataya düştükten sonra, hatasından vazgeçer ve Allah’a tevbe ederse Allah (cc) onu affedebilir. İnkârcı iken mü’min, isyancı iken itaatkâr, günahkâr iken takva sahibi olanı (korkup-korunanı) affedilebilir. Afv yetkisi Rabbimizin elindedir. Dilediğini bağışlar, dilediğini cezalandırır.

Eğer Rabbimiz bütün isyanlara ve günahlara ceza verseydi, hiç affetmeseydi şüphesiz yeryüzünde kimse kalmazdı.[15] İnsanların yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesat (çarpıklıklar, bozulma) meydana gelir.[16] Bazı insanlar veya topluluklar daha dünyada iken cezalandırılır. Ancak bütün bunlar, insanların ürettikleri kötülüklerden Allah’ın affının dışında kalan fazlalıklardır. Allah (cc) kullarını sürekli affediyor. Ancak bazılarının ceza alması da kâinat düzeni ve ibadetin değerinin bilinmesi açısından Allah’ın adaletinin gereğidir.

“Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazanmakta olduğu dolaysıyledir. (Allah,) çoğunu da affeder.” (Şûra: 42/30)[17]

Allah (cc) Uhud savaşında Peygamberin sözünü dinlemeyenleri[18], hacc ibadetinde daha önceden yapılan hataları[19], buzağıyı tanrı edinip sonra tevbe eden İsrailoğullarını[20], affettiğini bildiriyor.

Kötülükleri bağışlayıp affedenler[21], güçsüz ve zayıf olduğu için Allah yolunda hicret veya cihad edemeyen müstez’aflar[22], Allah’a şirk koşmaksızın başka günah işleyenler[23] Allah (cc)ı affedici olarak bulurlar.[24]

İslâma göre bir kötülüğün cezası-karşılığı yine onun kadarıdır. Fazlaya kaçmak helâl değildir. Ancak hak sahibi bu hakkını bağışlarsa, bu bir fazilettir. Kur’an bağışlamayı tavsiye ediyor. Bir yanağına vurana öbürünü çevirmek olmadığı gibi intikam peşine düşmek te yoktur. Haksızlığa uğrayan, hakkını kullanmaz sabreder ve bağışlarsa bu güzeldir.[25]

Kur’an, mü’minlerin affedici olmalarını da tavsiye ediyor. Affedenleri Allah’ın seveceğini haber veriyor.[26]

Kur’an, Peygamberimize de affedici olmasını  öğütlüyor.

“…Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlama dile ve iş konusunda onlarla müşavere et (danış)…” (Âli İmran: 3/159)   

“Sen affı tercih et, ma’rufu (iyiliği) emret ve cahillerden yüz çevir.” (A’raf: 7/199)

Peygamberimiz tebliğinde son derece başarılı idi. Çünkü O, güzel ahlâk sahibiydi. Anlattığı şeyleri yaşıyordu ve insanlara en güzel örnek oluyordu. İntikamcı değildi. Bağışlayıcı ve affedici idi. Bu özellik Allah’ın kullarına bir rahmetidir. Allah (cc) bu rahmetinden kullarına da vermiştir. Hz. Muhammed (sav) ise rahmet peygamberi idi. Affın ve bağışlamanın en güzel uygulayıcısı olması gerekirdi.

O’nun yumuşak huyluluğu, tatlı sözü, merhametli bir kalbe sahip oluşu, hata yapanları affetmesi, ceza vermekten kaçınması, kendisine büyük kötülük yapanları bağışlaması, insanları etkiliyordu. O’nun insan eğitimindeki en güzel metodlarından biri, af ve bağışlamadır. Şöyle buyuruyor:

“Allah (cc) mutlaka kötülüğü affeden kişiyi aziz (güçlü ve yüce) kılar.”[27]

Hz. Enes (ra) anlatıyor:

“Allah’ın Rasûlünü, kendisine her ne zaman kısas olan bir dava getirildiğinde, mutlaka her seferinde affetmeyi emrediyor gördüm.”[28]

Kur’an mü’minlerin özelliklerini sayarken onların affedici ve öfkelendikleri zaman kızgınlıklarını yenen kimseler olarak tanıtıyor.[29] Afv ahlâkı, şüphesiz ki takva’ya (Allah’tan korku-sakınma’ya) daha yakındır. Bu tutum, olgun müslümanların belirgin özelliğidir.[30]

Olgun mü’minlerin bir özelliği de ‘ihsan sahibi’, (yani sürekli iyilik etmek ve güzel davranışlar yapan) olmalarıdır. Afv ahlâkı da bunun bir parçasıdır. Mü’minler bu güzel davranışları sürdürürlerse, yani ihsan eder, sabır gösterir ve affedici olurlarsa; düşmanlıklar dostluğa; kargaşalar, kavgalar, kaoslar barışa dönüşebilir.[31]

Mü’minler şöyle dua ederler:

“….Rabbimiz, unuttuklarımızdan ya da yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla. Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et.” (Bakara: 2/286)[32]

 

Af; Anlam ve Mâhiyeti 

 

Af kelimesinin aslı “afv”’dır. ‘Afv’ Türkçe’deki affetmenin karşılığıdır. ‘Afv’ sözlükte, yok etmek, silip-süpürmek, bir şeyi elde etmeye yönelik niyet, fazlalık, artıp çoğalma gibi anlamlara gelir. Istılah (terim) anlamı: Çirkin bir şeyi veya kötülüğü görmezden gelme, yapılan bir suçtan dolayı suçluyu cezalandırmama, ceza uygulamasından vazgeçmektir.

Bazı insanlar vardır ki, hatasız olmak peşindedirler. Toplam kalite kavramı içinde olayı düşündüğümüzde ve tüm günah ve yanlışlardan kaçmaya çalışmanın faziletini değerlendirdiğimizde bu, iyi bir tavır olarak görülebilir. Ancak, insan olduğu halde hatasız olmak mümkün değildir. O yüzden “insan beşer, şaşar” denir. Hata yapmayanın sadece Allah olduğu vurgulanır ve yargıya varılır: “Hatasız insan olmaz.” Hata edip tevbe etmek, insanın şanından; affetmek de Allah'ın şânındandır. Allah'ın afüvv, ğafûr, rahîm, tevvâb gibi nice isimleri, hata yapılmamış olsa tecelli etmeyecektir. İnsanın fıtratına da takvâ da fücur da ilham edilmiştir.[33] Hata yapmak, insan olmanın kaçınılmaz bir yansımasıdır.

"Eğer siz, hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder ve günah işleyip hemen arkasından tevbe eden bir kavim yaratırdı."[34]

Bazıları, kendilerini ellerinden geldiğince kusursuz bir insan gibi göstermeye ve görmeye çalışırlar. Çünkü hata yaptıklarını kabul ettiklerinde küçük düşeceklerinden korkmaktadırlar. Onlara göre ideal insan, kendisine hiçbir hata kondurmayan insandır. 

Oysa, sözünü ettiğimiz bu “hatasızlık” arayışı, bir bâtıl inançtan başka bir şey değildir. Nitekim Kur’an, bizlere böyle bir mü’min modeli göstermez. Çünkü böyle bir model mümkün değildir zaten; İnsan, Allah karşısındaki âcizliğinin bir sonucu olarak, hayatı boyunca hatalar yapmaya, günah işlemeye mahkûmdur. Elbette ki elinden geldiğince bunlardan kaçınmalı, Allah’ın dinini uygulama konusunda hata işlememeye ve günaha girmemeye gayret göstermelidir. Ancak, Allah’ın âciz bir kulu olduğu için, hatadan kaçınmayı dahi tümüyle başaramaz.

Bu nedenle, Kur’an, yeryüzündeki her insanın Allah'a karşı hatalı ve günahkâr olduğunu haber verir:

“Eğer Allah yaptıkları yüzünden insanları (hemen) cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirlenmiş bir süreye kadar erteliyor. Vakitleri gelince (gerekeni yapar). Zira Allah, kullarını görmekte (gözetlemekte)dir.” (Fâtır: 35/45)

Bu ilâhî hüküm gereği, Allah’ın mü’minden beklediği tavır, hatasızlık ya da günahsızlık değildir. Mü’minden beklenen, işlediği tüm hata ve günahlar için sürekli Allah’tan af dileyip bağışlanma istemesidir. İnkâr edenler ile mü’minleri birbirinden ayıran en önemli vasıflardan biri de budur: İnkârcı kâfirler, kendilerini hatasız ve günahsız saymaya çalışırlar. Oysa mü’minin böyle bir iddiası yoktur. Elbette mü'min, Allah'a karşı hiçbir günah işlememek için büyük bir çaba gösterir. Ancak insan, doğası gereği, kimi zaman geçici olarak nefsine uyup günaha girebilir. Allah’ın hükümlerini uygulamakta gevşeklik göstermek gibi bir gaflete düşebilir. Ama sonuçta tüm bunlardan pişman olup Allah'a yönelmesi ve O’ndan af/bağışlanma dilemesi önemlidir.     

Kur’an’a baktığımızda Allah’tan bağışlanma dilemenin doğal ve daimî bir mü’min vasfı olduğunu görürüz. Bu durum da yine bizlere mü’minlerin hiçbir zaman kendilerini günahtan ârî/soyutlanmış görmediklerini, aksine kusur ve eksikleri için sürekli O’nun rahmetine sığındıklarını göstermektedir.[35] Kur’an’ın bize gösterdiği, Allah’tan bağışlanma dilemenin bir mü’minin sürekli yaptığı bir ibadet oluşudur. İnsan, bilerek ya da bilmeyerek yaptığı tüm günahlar için Allah’tan sabah akşam bağışlanma dileyebilir/dilemelidir.[36]

 

Kur’ân-ı Kerim’de Af Kavramı

 

‘Afv’ kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da otuz beş âyette yer almaktadır. Afv kelimesi, Kur’an’da çoğunlukla affetmek, yani suçluya ceza uygulamasından vazgeçip onu bağışlamak anlamında kullanılır. Şu âyette sözlük anlamı olarak ‘fazlalık’ manasında geçmektedir: 

“…Ve sana neyi infak edeceklerini (harcayacaklarını) soruyorlar. De ki: Afv’ı, yani ihtiyaçtan arta kalan fazlalığı. Böylece Allah, size âyetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz.” (Bakara: 2/219).

A’râf Sûresi 199. âyette ‘afv’ bağışlama, affetme anlamına gelmektedir. Fiil olarak kullanıldığı ve Allah için isim-sıfat olarak geçtiği tüm yerlerde bağışlama anlamlarında kullanılır.

Af kavramı Kur’an’da hem Allah’ın özelliği olarak yer alır, hem de insanlar için emir ve tavsiye edilir. Yapılan haksızlığa, o miktarda karşılık vermek meşrûdur; ama bundan vazgeçerek affedene Allah, büyük mükâfat vaad eder.[37] Affedici olmak, takvâ makamına en yakın olmak kabul edilir.[38] İnsan, başkasını affetmekle Allah’ın da kendisini affetmesine lâyık olur.[39] Allah, affedenleri sever ve över.[40]

“Rabbinizin mağfiretine/bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun! O takvâ sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da infak eder/Allah yolunda harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever. Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da bizzat kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfâr ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” (Âl-i İmrân: 3/133-135)

“Allah kendisine şirk/ortak koşulmasını mağfiret etmez/affetmez. Ancak, ondan başkasını dilediği kimseler için mağfiret eder.” (Nisâ: 4/48)

“De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Zümer: 39/53)

“...Affetmeniz takvâya daha yakındır. Aranızda iyilik ve ihsânı unutmayın. Şüphesiz ki Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görür.” (Bakara: 2/237)  

“…Rabbimiz, unuttuklarımızdan ya da yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla. Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et.” (Bakara: 2/286).

“ ...Günahlarımızı bağışla, günahlarımızı/kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz!” (Âl-i İmrân: 3/193)

“Bir iyiliği açıklar, yahut gizlerseniz veya bir kötülüğü (açıklamayıp) affederseniz, şüphesiz Allah da ziyadesiyle affedici ve kadirdir.” (Nisâ: 4/149)

“O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.” (Âl-i İmrân: 3/159)    

“Bir kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Elbette O, zâlimleri sevmez.” (Şûrâ: 42/40)

“Sen af yolunu tut, ma’rûfu/iyiliği emret ve câhillere aldırış etme!” (A’râf: 7/199)

Cenâb-ı Hak, takvâ sahibi olmak için saydığı özelliklerin arasında öfkeyi yutmak ve insanları affetmek gibi olgun insanlara yakışan davranışları da saymaktadır.

“...O takvâ sahipleri ki, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever. Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da bizzat kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfâr ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” (Âl-i İmrân: 3/133-135)

Bu âyette öfkelerinin neticesini yürütmeyip onu tutarak, içlerine geri çevirenler övülmektedir. Ayette geçen “kâzm”  öfkesini yutup tutmak, zarar gördüğü kimselere karşı kudreti bulunduğu halde intikama kalkışmamak ve hatta hoş olmayan bir hal göstermeyip hazmetmek ve sabretmektir. Bu, takvâ sahibi olanların özelliğidir; sabrın ve yumuşak huyluluğun belirtisidir. Bu konudaki hadis-i şeriflerde şöyle buyrulur:

“Öfkesinin gereğini yerine getirebilecek güçte olduğu halde öfkesini yutan kimsenin kalbini, Allah emniyet/güven ve iman ile doldurur.”[41]

“Öfkesini çıkaracak güçte iken, kim öfkesini yutarsa, Allah onu istediği kadar hûri ile evlendirir.”[42]

“Allah'a şu iki yutkunmadan daha sevgili olan başka bir yutkunma yoktur: Sahibinin, sabır ve güzel bir katlanma ile yutkunduğu, acı verici bir (elem karşısında) yutkunması ve sahibinin yutkunmuş olduğu kızgınlık yutkunması.”[43]

“Güçlü, güreşte galip gelen değildir; fakat güçlü, kızdığı zaman nefsine hâkim olabilendir.”[44]

Âyet-i kerimede "öfkelenmeyen" denilmez de "öfkelerini yutan"  denilir. Bu âyete göre takvâ sahibi insan, hiç öfkelenmeyen birisi değildir; öfkesini yutan kimsedir. Öfke, duyulması gereken bir duygudur. İman, sevgi ve buğuzdan ibarettir. Allah'ın emrine isyan, küfür ve şirk  anlamı taşıyan bir  davranışa karşı müttakî mü'min elbette öfkelenecek, müsâmaha göstermeyecektir. Hakkın çiğnenmesine, Allah'a isyana karşı öfkelenmemek, kalbî duyguların ve imanın körelmesi, hastalıklı hale gelmesi demektir. Allah'ı seven kişi, Allah'a isyana elbette tepki gösterecektir. Ama, öfkeyi dışa vurunca, muhâtabın tebliği kabul etmeme, nefsini müdafaa etme, tebliğ edilen fikrin içeriğini peşinen reddetme gibi olumsuz durumları söz konusu olacaktır. O yüzden, öfkeyi yenmek, insanlar arası ilişkilerde ve hakkın tebliğinde önemli bir tavırdır.                     

Öfke ateşi, şeytanın yakınlığını çeker. Şeytan ateşten yaratılmıştır.[45] Ateşin özelliği, parlamak, alevlenmek, hareket, yakıp yok etmek, sarsıntı/titreyiştir. Bu özellikler, öfkede de vardır. Öfke, kin ve hasedi doğurur, intikamı kamçılar.

Affetmek için öfkeyi yenmek gerekir. “Öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını bağışlarlar.” Takvaya giden yol böyle açılıyor. Bütün öfke beşerî bir infialdir. Kanın ansızın harekete geçmesiyle insan öfkelenir. İnsan varlığının ilk sebeplerinden ve ilk zaruretlerinden birisidir. Öfkeyi yenmek ilk merhaledir. Baskı yapmak, intikam almak nefsine hoş geldiği için, bazen insan öfkesini yenemez. Azgın öfke fena bir intikama döner. Beliren gazap gizli gizli öfkeye dönüşür. Gayz ve gazap, kin ve intikamdan daha iyidir. Bunun için âyet-i kerime, muttakîlere nefislerindeki öfkeyi yendikleri için o engin âkıbeti gösteriyor. Af, müsâmaha ve serbestliği.

Öfke yenilmediği zaman, nefse ağır bir yüktür. Kalbi yalayan bir ateş yalımıdır. Vicdanı kaplayan bir istir. Fakat nefis, müsâmaha gösterip kalp affedince o yükün altından insan kurtulur. Parlak, nurlu ufuklara ve rahatlığa ulaşır. Kalpte yumuşaklık başlar, vicdanda selâmet yerleşir. “Ve Allah muhsinleri (ihsân/iyilik edenleri) sever.”  Öyleyse bollukta ve darlıkta cömertlik yapanlar gibi, öfkesini yendikten sonra af ve müsâmaha ile bağışlayanlar da muhsin kimselerdir; Allah’ın sevdiği iyi insanlardır.[46]

Yine muttakîler, kötülük edenlere karşı af ile muâmele ederler. Affetmek hakkında Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:

“Kıyamet günü, ‘nerede ecirleri (sevapları) Allah üzerinde olanlar, cennete girsinler!’ diye bir çağırıcı bağıracak. ‘Ecri Allah üzerinde olan kim?’ diye sorulacak. Bunun üzerine, (başka insanları) affetmiş olanlardan başka kimse kalkamayacaktır.”[47]

“Seninle münasebeti kesen akrabanı ziyaret et; seni mahrum bırakana ver!”[48]

Hz. İsa’nın şöyle dediği rivayet edilir:

“İyilik, sana iyilik edene iyilik etmen değildir; bu bir karşılıktır. İyilik, sana kötülük edene iyilik etmendir.”[49]

“İyiliğe iyilik er kişinin kârı; kötülüğe iyilik er kişinin kârı”  atasözü bu nebevî ifadeden mülhem olsa gerektir. 

Takvâ sahibi olanların özelliklerini sayan yukarıdaki âyette (Âl-i İmrân: 3/133-135) başkalarını affetmenin vurgulanmasından sonra şöyle denir:

“Onlar fâhişe işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman günahlarına hemen tevbe-istiğfar ederler”

Fâhişe; çok çirkin olan fiil; nefse zulüm de herhangi bir günah. Fâhişe, başkasıyla ilgisi olan günah; nefse zulüm de başkasıyla ilgisi olmayan günah demektir. Müttakîlerin ikinci kısmı, insanlık hali, böyle bir kötülük yaptıkları veya herhangi bir günah işledikleri zaman, hemen Allah’ı hatırlarlar da hayâ ve korkularından hemen tevbe-istiğfar ederler. Yaptıklarına pişmanlık duyup kalbiyle ve diliyle affedilmesini diler ve o günahı örttürecek iyiliklere koşarlar.       

Gerçekten, günahları Ğafûr (mağfiret edici, günahları örten) ve Rahim olan Allah’tan başka kim bağışlar? Öyle ya, affedenleri, iyilik yapanları seven şânı büyük Allah’tan çok affetmeye ve bağışlamaya gücü yeten kim düşünülebilir? İşte herhangi bir günah sonunda derhal Allah’tan utanıp da hemen tevbe edenler ve yaptıkları günahlarda bile bile ısrar etmeyenlerin mükâfatı, Allah tarafından bağışlanma ve günahları yokmuş gibi, altından ırmaklar akan, içinde ebedî olarak kalacakları cennetlerdir. Esas itibariyle amelin gereği değil; sırf Allah’ın lutfu olan bu bağışlama ve cennet, ilâhî vaad gereğince, güzel amel sahiplerinin haklarıdır. Amel etmeyen, tevbe etmeyen isyankârların kurtuluş ve selâmetleri ise Allah’ın vaadi ile garanti edilmiş değildir. Sırf Allah’ın dilemesi ve yardımına kalmış bir şeydir.[50]  

Seyyid Kutub da bu âyetin tefsirinde şunları söyler: İmtihanda başarıya ulaşmak ve rızâ-i ilâhîye nâil olmak için Allah’ın yardımını ve affını istemek şarttır. Kul ne kadar emirleri yerine getirmeye çalışsa da yine de kusur edebilir. Onu bağışlayıp af ve merhametine nâil kılmak ise Allah’ın rahmetindendir. Bu din, beşer denilen şu mahlûkun zaaflarını, derinliğine idrâk ediyor. İnsanı bazen cesetle ilgili ağırlıklar ahlâksızlık derekesine düşürebilir, hayvanî duyguların esiri kılabilir, Allah’ın emrine muhâlif  hareketlere  sevk  edebilir.  Bu  din,  insanın  o nevi  zaaflarını kabul ediyor, onun için de kızmıyor ona. İnsan kendi nefsine zulmedince, İslâm onu rahmet-i ilâhîden kovmuyor. İnsan, büyük bir günah işleyince ona kapıları kapatmıyor.

Ruhundaki iman şûlesinin henüz sönmemiş olması, kalbindeki iman kaynağının henüz kurumamış bulunması, Allah’la bağının henüz kopmamış olması, günahkâr bir kul olduğunu, affı geniş bir Rabbının bulunduğunu bilmesi yeter ona. Şu halde bu günahkâr, hatalı, zayıf mahlûk, henüz hayır unsuru taşımaktadır. Önündeki yollar tamamen kesilmemiştir. Kopmayan bir ipe sarılabilir. Zaafına kapılarak ne kadar kayarsa kaysın. Beraberinde meşale bulunduktan, elinde ip mevcut olduktan sonra, Allah’ı unutmayıp zikrettikten, istiğfar ederek O’na kulluk ettikten, günahlarda da inat ve ısrar etmedikten sonra yine o nura ulaşabilir.

Bu din; şu zayıf yaratığın yüzüne karşı tevbe kapısını kapatmıyor. Onu bataklıkta yitik olarak tek başına bırakmıyor. Dönmekten korkan kovulmuş gibi terk etmiyor. O, bu zavallıya mağfiret kapısını gösteriyor. Yolu anlatıyor, titrer ellerinden tutuyor, kaypak adımlarına destek oluyor, emniyetli bir sınıra ulaşabilmesi için yoluna ışık tutuyor.

Ondan sadece bir şey istiyor. Kalbinin taşlaşmamasını, ruhunun kararmamasını, Allah’ı unutmamasını. Allah’ı hatırladıkça, ruhunda o hidayet meşalesi bulundukça, vicdanından o keskin ses geldikçe, kalbinden o serin rüzgâr estikçe, ileride elbet bir gün ruhundaki nuru anlayacaktır. Kurumuş tohum yeniden yeşerip canlanacaktır. Hata eden ve evde sopadan başka bir şey olmadığını bilen çocuk, hiçbir zaman eve girmeyecek, kaçacak, kaybolacaktır. Fakat evde sopanın yanında hatasından özür dilerse zaafını anlayacak, tevbe ederse özrünü kabul edecek, şefkatli bir elin bulunduğunu anlarsa, bir gün, elbet eve dönecektir.

İşte İslâm, zayıf olan insanoğlunu zayıf anlarında böylece kolluyor, o zaafının yanında kuvvetinin de bulunduğunu, ağırlığın yanında rahatlığın da mevcudiyetini, hayvanî duyguların yanında Rabbanî arzuların da bulunduğunu biliyor. Zaafa düştüğü an, elinden tutup yükseklere çıkarmak için şefkat gösteriyor. Ayağı kayıp yuvarlandığı zaman, yeniden ufka yükseltmek için elinden tutuyor. Yeter ki insan, Allah’ı hatırlasın, O’nu unutmasın, hatalı olduğunu bildiği halde hatasında ısrar etmesin.[51]  

    

Hadis-i Şeriflerde Af Kavramı

 

Ebûzer diyor ki, Allah’ın Rasulu (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur) deyip bu iman ve ikrar ile ölen hiçbir kul yoktur ki cennete girmesin!”

“Yâ Rasulallah, dedim, zina ve hırsızlık etse de mi?”

“Zina ve hırsızlık etse de” buyurdu. Ben aynı soruyu 3 defa tekrarladım, O da aynı cevabı üç kez tekrarladı. Dördüncüsünde:

“Ebûzer’in burnu toprağa sürülse de (yani Ebûzer hoşlanmasa da bu böyledir).” dedi.[52]

“Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ey kulum, sen Bana (hakkıyla) kulluk etmedin, ama Benden umdun, istedin. Ben de sende olanları bağışladım. Ey kulum, dünya kadar günahla gelsen, Bana şirk/ortak koşmamışsan, Ben de seni dünya kadar mağfiretle karşılarım.”[53]  

“Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ben kulumun, benim hakkımdaki zannı üzereyim. Kulum Beni nerede zikreder/anarsa Ben oradayım. Bana bir karış yaklaşana Ben bir kulaç yaklaşırım. Bana bir kulaç yaklaşana Ben iki kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene Ben koşarak giderim.”[54]

“Allah’ım! Sen affedicisin, Kerimsin. Affetmeyi seversin. Beni affet!”[55]

"Kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da, kıyamet gününde onun ayıplarını örter." [56]

 “Sadaka hiçbir zaman malı eksiltmez. Allah, kişinin affetmesi sebebiyle ancak şerefini arttırır. Allah için alçak gönüllü davranan kimseyi Allah mutlaka yükseltir.”[57]

“Allah (c.c.), kötülüğü affeden kişiyi mutlaka aziz (güçlü ve yüce) kılar.”[58]   

"Pehlivan, meydanda başkalarını yenen değil; gazaplı ânında nefsine hâkim olandır."[59]

"Bir kimse, kendisine vermeyene vermedikçe, şahsî haksızlığı affetmedikçe fazîlet sahibi olamaz."[60]

“Kul, kendisiyle münâsebeti kesen akrabalarına sıla-yı rahim yapmadıkça, kendisine zulmedeni affetmedikçe ve kendisine vermeyene vermedikçe fazilet sahibi bir kimse olamaz.”[61]

"Size iyilik yapanlara karşılık iyilik yapmak, kötülük yapanlara da kötülük yapmak yükseklik değildir. Asıl yükseklik, size zulmedenlere, kötülük yapanlara karşı da kötülük etmeyip iyilikte bulunmaktır."[62]

“Elinizden geldiği kadar müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışınız. Onun için bir çıkış yolu varsa serbest bırakınız. Devlet başkanının afta hata etmesi, cezalandırmada hata etmesinden daha iyidir.”[63]

 

Peygamberimiz’in Af ve Müsâmahası

 

Kur’an, Peygamberimize de affedici olmasını  öğütlemektedir:

“Sen affı tercih et, ma’rûfu (iyiliği) emret ve cahillerden yüz çevir.” (A’râf: 7/199).

“Allah’ın rahmeti sebebiyle sen, onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlarla müşâvere et (onlara danış). Artık kararını verdiğin zaman da Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.” (Âl-i İmrân: 3/159)

Peygamberimiz’in acımasını, şefkatini, kibarlık ve nezâketini özetleyen bu âyet, kabalık ve katılığın, insanda dâvete karşı tepki ve ürküntü uyandıracağını; insanları iteceğini belirtmekte; insanların hatadan tamamen uzak olamayacağına da işaret ederek kusuru olanları affetmesini, mü’minlere hoşgörülü olmasını Elçi’ye emretmektedir. Hakk’a çağrı görevini üstlenenlerin, Hz. Muhammed (s.a.s.)’i örnek alarak daima yumuşak huylu, hoşgörülü olmaları, kabalık ve katılıktan kaçınmaları gerekir. Enes (r.a.) diyor ki: “Ben Hz. Peygamber’e on yıl hizmet ettim. Ne beni dövdü, ne yaptığım bir dünya işi için ‘neden böyle yaptın?’ veya yapmadığım (ihmal ettiğim) bir dünya işi için ‘neden yapmadın?’ dedi.[64]                 

Hz. Âişe (r.a.) annemiz anlatıyor: Peygamber (s.a.s.)’e

“Uhud gününden sana daha şiddetli gelen bir gün ile karşılaştın mı?” dedim. O da:

“Evet, Akabe gününde senin kavminle ilgili olarak karşılaşmış olduğum hal, daha şiddetli ve vahimdi. Kendimi Abdi Yaley b. Abdi Kelâl’e tanıttım. İstediğim şeyi onaylamadılar. Yüzüm keder dolu olarak yanlarından ayrıldım. Biraz uzaklaşmış, Seâlib’in yakınlarına varmıştım. Başımı kaldırdığımda bir bulutun beni gölgelendirdiğini gördüm. Cibril oradaydı. Bana seslenerek şöyle dedi: ‘Muhakkak ki Allah, kavminin sana dediklerini ve seni reddedişlerini işitti. Sana 'dağların meleğini gönderdik, onlara dilediğini yapasın' dedi. Bu esnada dağların meleği bana seslenerek şöyle dedi: ‘Ey Muhammed! Allah kavminin söylediklerini işitti. Ben de dağlar meleğiyim, Rabbim beni emrine verdi ki dilediğin şeyleri bana emredesin; dilersen şu iki dağı başlarına geçireyim.’ Ben de şöyle dedim: ‘Bilakis ben, onların soylarından Allah'a hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayan, yalnızca Allah'a ibadet eden kişiler çıkarmasını Allah'tan temenni ederim.”[65]

Benû Hanife reislerinden Sümâme bin Usâl kendisinin de itiraf ettiği gibi öldürülmeyi hak eden  suçlar  işlemiş  azılı  bir  İslâm  düşmanı  idi.  Bir  müfreze  onu  yakalayıp  Medine’ye getirdiği zaman Hz. Peygamber, Sümâme’nin Mescid’de bir direğe bağlanmasını ve kendisine iyi muâmelede bulunulmasını ashâbına emretti. Namaza giriş çıkışlarında da bizzat kendisi onunla ilgileniyor ve iman teklif ediyor, fakat Sümâme kabul etmiyordu. Üç gün sonra Hz. Peygamber, hiçbir karşılık almaksızın onu affederek serbest bıraktığı zaman Sümâme, o kadar hayret etmiş ve hislenmişti ki şehir çıkışında rastladığı ilk pınarda abdest alarak Rasulullah’ın huzuruna döndü. Kelime-i şehâdetten sonra o, şöyle diyordu: 

“Şimdiye kadar Sen, benim nazarımda dünyanın en nefret edilecek adamı idin. Şimdi ise ben, her şeyden çok Sana hayranım.”  Rasulullah’tan gördüğü af, Sümâme’ye öylesine tesir etmişti ki memleketine dönüşünde umre için uğradığı Mekke’de müslüman olduğunu ilandan çekinmedi ve Hz. Peygamber’den izin almadıkları müddetçe Mekke’lilere Yemâme’den zırnık hububat göndermeyeceğini belirtti.[66] 

Rasul-i Ekrem’e dağların meleği boyun eğdirilmiş ve Hz. Peygamber, bir sözüyle dilemiş olduğu şeyi yaptıracaktır. Bu olağanüstü kudrete rağmen onları affederek hidayete ermelerini istemektedir. Bu durum,   nefsin fısıldadığı intikam sevgisinin hepsinden, itibarın iâde edilmesinden daha hayırlı olarak; “bilakis ben, onların soylarından Allah'a hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayan, yalnızca Allah'a ibadet eden kişiler çıkarmasını Allah'tan istiyorum.” meşhur sözünü söylemekte ve isteğini dile getirmektedir.

Rasulullah’ın davranışlarında bağışlamak, ana unsurdur. Medine’ye zehirli bir kılıçla Rasulullah’ı öldürmeye gelen Umeyr bin Vehb el-Cumahi’ye misilleme yapmaya muktedir olduğu halde affetmiştir. Yine, Beni Hanife’nin reisi Sumame bin Âsal, Peygamberimiz’i öldürmek için plan kurar. Yakalandığı zaman onu yine affetmiştir. Allah Rasulü, kendisine insanların en sevgilisi olan Hz. Hamza (r.a.)’yı öldüreni affetmiş ve “yüzünü benden uzaklaştırın” demekten daha fazla ileri gitmemiştir. Kendisini hicveden şâirleri de affetmiştir. Elbette bağışlamak, asil bir özelliktir. Ama bu davranış, güçlü olanlarda nâdir bulunan bir uygulamadır.

Mekke fethinde Rasulullah’ın yaptığı ilk iş, Kâbe’yi putlardan temizlemek olmuştu. Namaz vakti gelip de Hz. Bilâl, Kâbe’nin damına çıkarak ezan okumaya başladığı zaman, bazı diğer Mekke’liler gibi Attâb bin Esîd de hiddetle homurdanıyordu: “Allah'a şükür ki babam hayatta değil! Hiç olmazsa şu bayalığı görmüyor.” Namazı müteakip yaptıkları bunca eziyet ve savaşlardan başları yere eğik hemşehrilerine Hz. Peygamber:

“Bugün, siz, muâheze edilecek değilsiniz. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!” dediği zaman kalabalık, heyecan, sevinç, aşk ve bağlılıkla coşuyor, biraz önce hiddetinden patlayan Attâb, herkesten evvel atılarak imanını haykırıyordu. Artık o, öylesine İslâm’a bağlı idi ki, Mekke’den ayrılırken Hz. Peygamber, onu Mekke valiliğine lâyık görüyordu.[67] 

Siyerinden ve hadis-i şeriflerinden açıkça anlaşılıyor ki, Peygamber Efendimiz, affetmekle başka bir şey değil; sadece insanların hidâyete ermesini amaçlamaktadır. Bu da genellikle tahakkuk etmiştir. Buna rağmen, Rasulullah her önüne geleni affetmemiştir. O’nun ahlâkı Kur’an idi; Kur’an’da affedilmesi yasaklanan zâlim ve tâğutları elbette affetmesi beklenemezdi. Rasulullah (s.a.s.) kötülüğü iyilikle gideriyordu; Çünkü Kur’an öyle tavsiye ediyordu:

“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur.” (Fussılet: 41/34)

Allah, peygamberini birçok af mesajı taşıyan Kur’an kıssalarıyla terbiye etmiştir. Elbette bu kıssalar ve nebevî özellikler, bizler için de uyulması gereken prensiplerdir. Rasul-i Ekrem, Kur’an kanalıyla peygamberleri tanımakta, onların kendi kavimlerinin beyinsizliklerine ve işkencelerine karşı halkını nasıl affettiklerini görmektedir. Hz. Yusuf, kendisine kin tutan, komplo düzenleyerek kuyuya atan, peygamber oğlunun köle olarak satılmasına sebep olan kardeşlerini affeder. Bundan sonra kadınların desiseleriyle karşı karşıya kalır, sonra zindana atılır. Bütün bunlardan sonra, eline fırsat geçip onlardan intikam almaya güç yetirince şöyle der:

“Bugün size karşı sorgulama, kınama yok; Allah sizi affetsin. Çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf: 12/92).

Elbette Rasulullah, bu hâdiseden, sadece akrabalarını affetmeyi değil; bilakis kanını helal gören, öldürmek için komplo düzenleyen, kovan ve işkence eden kavminin hepsini affetmeyi öğrenir. Onları, Mekke’nin fethi gününde güçlü olduğu halde, affetmenin hidâyetlerine bir tesiri olur umuduyla affeder. Öyle de olmuş, affetme, neticesini de vermiştir.[68]                         

Peygamberimiz dâvet ve tebliğinde son derece başarılı idi. Çünkü O, güzel ahlâk sahibiydi. Anlattığı şeyleri yaşıyordu ve insanlara en güzel örnek oluyordu. İntikamcı değildi. Bağışlayıcı ve affedici idi. Bu özellik Allah’ın kullarına bir rahmetidir. Allah (c.c.) bu rahmetinden kullarına da vermiştir. Hz. Muhammed (s.a.s.), rahmet peygamberi idi. Affın ve bağışlamanın en güzel uygulayıcısı olması gerekirdi ve öyle oldu.

O’nun yumuşak huyluluğu, tatlı sözü, merhametli bir kalbe sahip oluşu, hata yapanları affetmesi, ceza vermekten kaçınması, kendisine karşı büyük kötülük yapanları bağışlaması insanları etkiliyordu. O’nun insan eğitimindeki en güzel metodlarından biri, af ve bağışlamadır. Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Allah’ın Rasûlünü, kendisine her ne zaman kısas olan bir dâvâ getirildiğinde, mutlaka her seferinde affetmeyi emrediyor gördüm.”[69] Kendisi affı sevdiği gibi, ümmetine de affı tavsiye ediyordu. O, bir hadisinde şöyle buyuruyor:

“Allah (c.c.), kötülüğü affeden kişiyi mutlaka aziz (güçlü ve yüce) kılar.”[70]

 

İnsanın, Kendine Yapılanları Affetmesi

 

İnsanları affetmek, güzel ahlâk sahibi mü’minlere yakışan bir tavırdır. Kur’an, mü’minlerin affedici olmalarını tavsiye eder. Kur’an, affedenleri Allah’ın sevdiğini haber verir.[71] İslâm’a göre bir kötülüğün cezası/karşılığı yine onun kadarıdır. Fazlaya kaçmak helâl değildir. Ancak hak sahibi bu hakkını bağışlarsa, bu bir fazilettir. Kur’an bağışlamayı tavsiye etmektedir. İslâm hukukunda, bir yanağına tokat vurana öbürünü çevirmek (zulme râzı olmak) hoş görülmediği  gibi, intikam peşine düşmek de tavsiye edilmez. Haksızlığa uğrayan, hakkını kullanmaz da sabreder ve bağışlarsa bu güzeldir.[72]

Kur’an mü’minlerin özelliklerini sayarken, onları, affedici ve öfkelendikleri zaman kızgınlıklarını yenen kimseler olarak tanıtmaktadır.[73] Af ahlâkı, şüphesiz ki takva’ya (Allah’tan korkup sakınmaya) daha yakındır. Bu tutum, olgun müslümanların belirgin özelliğidir.[74] Olgun mü’minlerin bir özelliği de muhsin/ihsân sahibi, yani sürekli iyilik eden ve güzel davranış sergileyen kimse olmalarıdır; Af ahlâkı da bunun bir parçasıdır. Mü’minler bu güzel davranışları sürdürürlerse, yani ihsân eder, sabır gösterir ve affedici olurlarsa; düşmanlıklar dostluğa; kargaşalar, kavgalar, kaoslar barışa dönüşebilir.[75]

Aslında ideal olan şey, kişinin hata etmemesidir. Fakat, peygamberler hariç, herkes hata edebilir/eder. Peygamberler bile zelle denilen küçük hatalardan uzak değillerdir; çünkü onlar da bizim gibi bir beşer/insandır. İnsanlar hata etmede eşittir. İnsanlar arasında bu konuda fark, hatanın çeşidi ve oranıdır. Her insanın bazı zaaf noktaları vardır ve genellikle insan, hatayı o zayıf noktalarında işler. Hata ettiğimizde kendimizi daha çabuk ve kolay affederiz ve kendimize bu konuda anlayış gösterilmesini bekleriz. Kendimize gösterdiğimiz bu anlayışı, diğer insanlara da göstermek zorundayız. Mü'min, kendisi için istediği şeyi, başka mü'min kardeşi için de istemek zorundadır.[76]

 

Dâvetçi Açısından Af ve Müsâmaha

 

Muhâtabına şefkat ve merhametinin bir özelliği olmak üzere dâvetçi, şahsına yöneltilen hücum ve hakaretleri, eziyet ve mihnetleri, eline fırsat geçtiği zaman intikam almaya  kalkmadan affetmeli, seviyesiz ve cahilce yapılan itiraz, itham, zulüm, cefâ veya talep ve isteklere karşı müsâmahakâr bir ruhla muâmelede bulunmalıdır.

Bütün bu nâhoş tavır ve fiilleri işleyerek suçlu duruma düşen bir kimse, dâvetçi tarafından mutlaka cezalandırılmayı beklerken hiç ummadığı bir şekilde afla karşılaşıverdiği zaman onda bu muâmele, psikolojik bir tesir icrâ ederek âdeta bir ruh inkılâbı meydana getirir ve muhatap, dâvetçiye en büyük düşman iken, birdenbire dâvetçinin en samimi bağlısı ve yardımcısı olabilir. O halde Cenab-ı Hakk’ın, Rasulüne emrettiği üzere, hıyaneti sabit olanların bile suçunu bağışlayarak müsâmahalı davranmak[77], İslâmî dâvetin metodlarından biridir.      

Günümüz dâvetçisi, Rasulullah’ın yolundan giderek nefsî kin ve düşmanlıklarını, grupçu görüş ve ayrılıklarını bir tarafa atarak muhâtabını, şayet varsa işlediği suçlarından dolayı affetmesini bilmelidir. Allah, müttakî mü'minlerden öfkelerini yutmalarını ve affedici olmalarını istiyor. Muhâtaplarımıza düşmanca tavır takınmamalı ve onlara güzel sözler söylemeli, yumuşak üslûpla hakkı tebliğ etmeliyiz. Ancak zâlimlere kızmalı, onların zulümlerini bırakmalarına vesile olacak yolları bulmaya çalışıp onları bu kötülükten kurtararak onların hidâyetini/kurtuluşunu istediğimizi belli etmeliyiz. Kişilere değil; kötülüklere düşman olmalı, günahkârı değil, günahı kınamalıyız. Kişiye nefis müdafaası yaptıracak kötü sözlerden ve muhâtabın şahsiyetini rencide edecek tavırlardan kaçınmalıyız. Muhâtabımızın en son yıkacağımız putu, nefis putu olmalıdır,    

Bütün bu metotların hassâsiyet ve titizlikle uygulanması, tamamıyla adam kazanma ve kazanılan adamı kaybetmeme gayretinden ileri gelmektedir. İslâm’ın insana verdiği değeri bilmeyen yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın, diğer mahlûkatı emir ve hizmetine verdiği insanoğlunun hidâyeti için çalışmak, dâvetçinin vazifesidir ve bu uğurda yaptığı çalışmalar vesilesiyle Allah’ın tek bir kişiye hidâyet nasip edivermesi, dâvetçi için çok büyük değer ifade eder. Hz. Peygamber’in Hayber Gazvesi esnasında Hz. Ali’ye söylediği gibi, bir müslüman için onun vasıtasıyla tek bir kişiye Allah’ın hidâyet vermesi; kızıl cins deve sürülerine sahip olmasından[78] ve bir vesile ile ifade buyurdukları gibi, üzerine güneş doğan her şeyden daha kıymetli ve daha hayırlıdır.

Bu ölçü göz önünde bulundurulursa Hz. Peygamber’in her karşılaştığı insanın iman etmesini sağlamak için her meşrû çare ve her metoda başvurarak fevkalâde gayret sarf etmesindeki hikmet, gayet güzel anlaşılır. Hakem bin Keysân esir edilmiş ve Rasulullah’a getirilmişti. Hz. Peygamber, ona İslâm’ı arz etti, fakat o kabul etmedi. Rasulullah onu yine dâvet etti ve uzun müddet teklifini tekrarladı. O kadar ki Hz. Ömer dayanamadı ve

“Yâ Rasulallah, ne diye bununla uğraşıp duruyorsun?! Vallahi, bu kat’iyyen müslüman olmaz. Bırak da şunun boynunu vurayım, canını cehenneme yollayayım” dedi. Fakat Hz. Peygamber buna kulak asmadı ve Hakem’i İslâm’a dâvete devam etti. Nihayet o müslüman olunca Rasul-i Ekrem, ashâbına döndü ve

“biraz önce size uysaydım onu öldürecektim ve o cehennemlik olacaktı!” buyurdular. Hz. Ömer’in ifadesiyle bundan sonra Hakem, ihlâslı bir müslüman olmuş ve Allah yolunda cihadlara katılmıştır.”[79]  

 

Hoşgörü ve Müsâmaha

 

Hoşgörü, batı dillerinde Latince kökenli “tolerans”la ifade edilir. Sabretmek, katlanmak, dayanmak anlamlarına gelir. Arap dilinde bunun karşılığı “müsâmaha”dır. Kur’an’da hiç geçmeyen bu kelime, sünnette genellikle alışverişte kolaylık gösterme bahsinde geçer. Bu tür hoşgörü hadislerinin en ünlüsü: “İsmah yüsmehu lek = Hoşgörülü ol ki, hoş görülesin.”[80] hadisidir.

İnsanlar arası ilişkilerde hoşgörü, hayatı kolaylaştırır ve yaşanabilir kılar. Çünkü insan, sürekli hata yapabilen bir yapıdadır. İnsanların hata ve kusurlarını hoş gören biri, yalnızca başkalarından da kendisi için hoşgörü  bekleme hakkını kazanmış olmuyor, bununla birlikte hayatı katlanılabilir kılarak yaşamın işkenceye dönüşmesini önlüyor demektir. Ne ki, insanlar, başkalarının kendilerine karşı yaptıkları hata ve kusurları hoş görme hak ve yetkisine sahiptir. Bir başkasına karşı yapılan haksızlığı hoş görmekten söz etmek gülünç olur.[81]  

Hoşgörü: Gücenmeyi gerektiren bir tutum, ya da davranış karşısında tepki göstermeme, tahammül gösterme halidir. Batıda mezhepler arası çatışmaya karşı çıkmak, ya da bilim-din tartışmalarında baskıya karşı kullanılan bir kavramdır.

İnsanların farklı umut ve korkulara sahip olması, farklı ön kabullerinden yola çıkmaları sebebiyle, kaynak, amaç ve yöntem farklılıklarından her zaman uzlaşma sağlamaları mümkün gözükmemektedir. Bu nedenle de birbirlerine karşı hoşgörü ile yaklaşmak zorundadırlar. Hoşgörünün sağlıklı bir şekilde kullanılabilmesi için, ileri sürülen iddianın kaynağının, bu iddiaya sahip kişinin amacının ve kaynakla amaç arasındaki mantıksal sürecin aklî delilleri olması gerekmektedir. Yanlış bir hoşgörü anlayışı, hem hoşgörü sahibi için, hem de hoşgörüye sığınan kişiler için felâketlere kapı aralayabilir ve kötü alışkanlıklara neden olabilir.

İslâm toplumlarında hoşgörünün ahlâkî bir temeli vardır. Bununla birlikte, safdilliğe varan bir davranış biçimi de olmamasına özen gösterilir. Hoşgörü sahibi, sadece yanlışa göz yummakla yetinmemeli, doğru olanı göstermeli ve aynı yanlışın tekrarlanmaması için gayret göstermelidir. Aksi halde göz yumma, giderek sabrı taşıran noktalara ulaşabilir ve başlangıçtaki hoşgörü, daha sonrası için bir birikim oluşturabilir. İyi niyet kavramı ile yakın ilişkisi olan hoşgörü, toplumsal barış ve uzlaşma açısından da büyük önem taşır.[82]   

Müsâmaha: Semâhat kelimesinden gelir. Hoş görürlük, kusurlara göz yummak, aldırış etmemek demektir. Ama bu göz yumulan kusurların İslâm’ın temel esaslarına ve temel insan haklarına karşı olmaması ve toplumu ifsad edecek davranışın dışında olması gerekir. Müsâmahadan, beşerî hataların anlayışla karşılanıp, hata sahibini incitmeden kusurunu tamir etmek veya onun kendisini düzeltmesine imkân vermek anlaşılmalıdır.  Vahyin temel doğruları dışındaki karşıt görüşlere saygılı olmak, başkalarının da bakış açılarını hesaba katmak, ictihâdî görüşlerine gereken değer ve önemi vermek, İslâmî müsâmaha ile ilgili gerekliliktir. Müslüman bireylerin birbirleriyle ve cemaatlerin diğer cemaatlerle İslâm'ın kesin hükme bağlamadığı ictihada açık hükümlerde ve teferruatla ilgili farklılıklarda takip etmesi gereken anlayış ve tavır şu olmalıdır:  "İttifak ettiğimiz hususlarda yardımlaşır, ihtilaf ettiğimiz hususlarda da birbirimizi mâzur görürüz."

Kişiye düşen, hatalarını görüp tevbe ederek günahta ısrar etmeyip vazgeçmektir. Bir müslüman kardeşi de, bu hataları  müsâmaha ile karşılayıp, tatlı bir yolla emr-i bi’l mâruf ve nehy-i ani’l münker yapmalıdır. Her çeşit hatalar karşısında hatayı işleyene ve onu gören kardeşine düşen hareket tarzı bu olsa gerektir. Cenâb-ı Hakk’ın bizim için açtığı imtihanı kazanıp hataları maddî ve mânevî terakkîlerin vasıtası kılmanın yolu budur.

Hakikat böyle olduğu halde, kendi grubundan veya hizbinden, kendi parti ya da cemaatinden olmadığından dolayı müslümana cephe almak elbette yanlıştır. Yine, farklı metodla hareket etmek veya tâlî meselelerde –dînen câiz  olduğu  halde-  kendisi  gibi  düşünmemek  kusurundan (!)  dolayı müslümanları itham edip bölünmelere ve düşmanlıklara sebep olmak, müslüman kardeşine iman ve İslâm gibi, Allah’ın her şeyden üstün tuttuğu iki vasfı bir tarafa atıp âdi taşlar hükmünde olan beşerî kusurları sebebiyle müslüman kardeşini mahkûm etmek büyük bir yanlıştır. Cenâb-ı Hakk’ın “Mü’minler ancak kardeştirler” (Hucurât: 49/10) hükmüne ehemmiyet vermeyerek, yine Kur’an’ın ifadesiyle “ölmüş kardeşinin etini yemek” (Hucurât: 49/12) iğrenç bir cürüm olan gıybete tevessül etmek,  gerçekten  büyük  bir  cinayettir.  Bu  öyle  bir cinayet ki, Cenâb-ı Hakk’ın, “Bir de öyle bir fitneden sakının ki, o (geldiği vakit) yalnız içinizde zulmedenlere isabet etmez (iyilere de kötülere de isâbet eder). Bilin ki Allah’ın azabı çok şiddetlidir.” (Enfâl: 8/25) âyetiyle haber verdiği musibet ve fitneye hak kazandırır.[83]

Yeni müslüman olmuş ve İslâm’ın yüce ahlâk esaslarını bütün varlığı ile benimseyip olgunlaşma fırsatını henüz bulamamış bedevîlerin (çölde yaşayan ve medenî hayatın dışında kalmış kültürsüz insanlar) kaba ve haşin davranışları olurdu. İçinde yaşadıkları iklim ve medenî imkânlardan uzak hayat şartları, onları biraz da böyle olmaya âdeta zorlardı. Bir defasında Efendimiz Mescid-i Nebevîde ashabı ile oturmuş konuşuyorlardı. Bedevînin biri içeri girdi. İki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini kaldırıp:

“Allah’ım! Bana ve Muhammed’e rahmet et! Başka kimseye de bizimle beraber rahmet etme!” diye dua etti. Bunu duyan peygamberimiz:

“Pek geniş olan ilâhî rahmete sınır çektin yahu!” buyurarak bedevînin hatasını düzeltmeye çalıştı. Bu bedevî, biraz sonra kalkıp Mescid’in bir tarafına giderek abdest bozmaya başlayınca, şaşkınlıklar içinde kalan sahâbiler bağrıştılar. Hz. Peygamber (s.a.s.) işe müdâhale ederek şöyle buyurdu:

“Bırakın (işini görsün). Sonra bevlinin üzerine bir kova su dökün; zira siz güçlük değil, kolaylık göstermek üzere gönderildiniz.” Sonra bedevîyi yanına çağırarak ona dedi ki:

“Bu mescidler ne bevil, ne de başka pislik içindir. Bunlar, Allah’ı anmak, namaz kılmak ve Kur’an okumak için yapılmıştır.”[84]

İnsana öyle geliyor ki, sahâbelerden çok Hz. Peygamber’in hiddetlenmesi, kendi mübarek mescidinin mâruz kaldığı böyle bir hakaret karşısında asıl onun öfkelenmesi gerekirdi. Fakat Rasül-i Ekrem düşünüyor ki, bedevî bu işi kasten ve hakaret olsun diye yapmamıştır. Cehâleti sebebiyle böyle davranmıştır. Şu halde ona kızıp bağırmak, azarlamak doğru bir hareket olmazdı.

Bir başka seferinde Rasulullah, Mescid-i Nebevî’den çıkarken bedevînin biri geldi. Rasül-i Ekrem’in elbisesini şiddetle çektikten sonra:

“Develerimi buğday ile yükle! Çünkü sendeki mal ne senin, ne de babanın malıdır!” dedi. Bu ânî ve şiddetli çekiş sebebiyle Efendimiz’in üzerindeki sert yakalı ridâsı (gömleği) boynunu kızartmıştı. Bedevînin bu yaptığı, muhakkak ki çok kaba ve görgüsüzce bir davranıştı. Efendimiz buna üzülmüştü. Bedevîye dönerek:

“Önce beni incittiğinden dolayı özür beyan et; sonra ben de senin istediğine bakarım” dedi. Bedevî:

“Özür beyan etmeyeceğim!” diye karşılık verdi ve bu sözleri birkaç defa daha tekrarladı. Halbuki Peygamberimiz, bedevîye bir ahlâk dersi vermek istemişti. Fakat beriki hiç oralı olmuyordu. Hz. Peygamber, bedevînin sözüne ehemmiyet vermedi. Ashâbından birine dönerek:

“Bu adam için şu develerin birine arpa, diğerine hurma yükle!” diye emredip yoluna devam etti.[85]

Hoşgörülü olmak, büyük gönüllerin işidir. Kendinden emin, yaptığının doğruluğundan şüphe etmeyen ve ilâhî hikmet gereği, insanoğlunun çeşitli hazımsızlık ve zaaflarla ma’lûl olduğunu bilen asil insanlar, hoşgörü sahibi olabilir. Rasül-i Ekrem Efendimiz, olgunluğun yüce doruğunda bulunduğu için şahsına karşı yapılan kabalıkları tebessümle karşılamış, yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoş görmüştür. Müslümanların da karınca kararınca, O’nun yolunda olması, O’na benzemeye çalışması, canlarını sıkan bazı davranışları hoş görmeye gayret etmesi, O’na bağlılıklarının gereğidir.

Tarih boyunca müslümanlar, her konuda olduğu gibi, kişisel hataları bağışlama, gayr-i müslimleri inançlarıyla başbaşa bırakıp onlara karşı müsamahakâr davranma âlicenaplığını İslâm’a, İslâm’ın insana ve inanç hürriyetine verdiği değere borçludurlar. İslâmiyet’in hiçbir dine nasip olmayan büyük bir süratle yayılmasının en mühim sebeplerinden birini, bu yüce dinin diğer bütün dinlerden daha müsâmahakâr ve âlicenap oluşunda aramak lâzımdır. Bu sebepledir ki, bazı hıristiyanlar, dinî müsâmahanın ne demek olduğunu müslümanlardan öğrenmiş olmalarını kendileri açısından çok elem verici bulurlar.[86]  

 

Af ve Müsâmahanın Yozlaştırılması         

 

Af ve müsâmahanın yozlaştırılması birkaç yönden olabilir.

1) Allah’ın affediciliğini istismar edip, günahları önemsememe,

2) Dinî esaslardan fedakârlık yapıp, Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri ve kimseleri hoş görme,

3) Zâlimleri ve tâğutları hoş görme,

4) Başkasının suçunu bağışlama yetkisini kendinde görme. Bunları kısaca açıklayalım[87]:   

 

1) Allah’ın Affediciliğini İstismar Edip, Günahları Önemsememe:

 

Allah’ın rahmeti elbette ki çok geniştir. Ancak, O'nun engin rahmeti yanında, azabı da çok çetindir. Allah’ın rahmetinden ümit kesilmemelidir. Çünkü O’nun rahmetinden ancak kâfirler ümit keserler.[88] Fakat, Allah’ın rahmetine güvenip de günahlara dalmak mü’minlere yakışmayan dengesizliktir. Mü’min için uygun olan, umutla korku arası yaşamak, takvâya sarılıp günahlardan cehenneme düşüyor gibi sakınmaktır.

“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası için bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve ğarûr olan şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (Lokman: 31/33)

Şeytanın en önemli hilelerinden biri, insana kendini tümüyle temize çıkartıp, suçlarını itiraf ettirmemesidir. Böylece insan, nefsini avukat gibi müdafaa eder. Şeytanı dinleyen nefis, kusurunu görmek istemez; görse de yüzlerce te'vil ile kılıf bulur. Ayıbını göremediği için insan, suçunu itiraf etmez, istiğfar etmez ve şeytana maskara olur. Ancak nefsini itham eden kusurunu görür. Kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Kusurunu görse, o kusur, kusurluktan çıkar; insan hatalarını itiraf edince, tevbe eder ve affa müstahak olur.[89]   

 

2) Dinî Esaslardan Fedakârlık Yapıp, Allah’ın Hoşlanmadığı Şeyleri Ve Kimseleri Hoş Görme:

 

Tolerans diye de ifade edilen hoşgörürlüğü, dinî esaslardan fedâkârlık etme şeklinde anlamak doğru değildir. Zira buna kimsenin selâhiyeti yoktur. Din, Allah’ın dini, o esasın yerine getirilmesini isteyen de Allah’tır. İslâm’ın ruhuna tamamen aykırı hareket edip de, müslümanların kendine karşı toleranslı davranmasını isteyen kimsenin bu arzusu, ahlâkî bir hareket değildir. Yapılan bir kötülük veya ayıp, şayet toplumu ilgilendiriyorsa, onu hoş görmeye, affetmeye çalışma hakkı kimseye verilmemiştir. Müsâmaha/tolerans sözüyle, birinin şahsî hatasını yüzüne vurup utandırmadan, başkalarının yanında onu mahcup etmeden, sabır ve anlayışla kusurunu telâfi etmesine imkân vermek anlaşılmalıdır.[90]  

Nitekim Hz. Âişe vâlidemiz, Efendimiz’in müsâmahasını anlatırken, şahsî hiçbir meselesinden, uğradığı zararlardan dolayı kimseleri incitmediğini, kimseden intikam almaya kalkmadığını belirttikten sonra der ki: “Allah'a ait bir hak ayaklar altında çiğnenirse, onu hiç affetmez, hemen o kimseden Allah adına intikam alırdı.”[91]

 

3) Zâlimleri ve Tâğutları Hoş Görüp Affetme:

 

İnsanların her görüş ve anlayışına, sapıklık ve Hakka isyanlarına hoşgörü ile yaklaşmak, müsâmaha ve hoşgörü kavramını yozlaştırmak olduğu gibi; temel doğruları, ilâhî gerçekleri önemsememek ve Hakkı oyuncak haline getirmek demektir. Allah'ın hor gördüğünü hiç bir müslümanın hoş görmeye hakkı yoktur. Kâfirlerin belirli ölçülere uyarak kendi dinlerini serbestçe yaşamasına müsaade etmek, onları zorla dinlerini değiştirmeye çalışmamak ayrı bir şeydir; zâlim ve tâğutlara, insanları Allah'ın dininden uzaklaştırmaya çalışanlara hoşgörülü davranmak ayrı. Hiçbir müslüman, zâlimlere ve tâğutlara tavır almayıp onlarla uzlaşamaz,  onlara müsamaha ile bakamaz, onları hoş göremez.  Ne onları affeder, ne de onlardan af diler.  

Müslüman, Allah'ın emirlerine teslim olan demektir. Allah'ın dininin düşmanlarını, zâlim ve tâğutları kendine dost bilmez ve onlardan af dilemez. Özellikle küfür ahkâmının galip olduğu beldelerde, bu hususa âzamî dikkat gerekir.[92]

Af, zilleti kabul, müsâmaha da İslâmî prensiplerden tâviz verme olarak anlaşılmamalı, kesinlikle böyle uygulanmamalıdır. İslâmî esaslar ve cezalardan kesinlikle af ve tâviz verilemez. Hırsızlık yapan Benû Mahzum’lu kadının suçunun affı için yapılan müracaatlara karşı Rasulullah’ın kesin tavrını[93] müslüman olmak için kendilerinin namaz, zekât ve cihadla mükellef tutulmamalarını şart koşan Tâif’lilere; kesinlikle “namazsız dinde hayır olmadığı”nı belirterek böyle bir tâvizi kabul etmediğini biliyoruz.[94] 

  

4) Af Yetkisi Kime Aittir?

 

İnsanlar, kendilerine karşı yapılan kusurları hoş görme hakkına sahiptir, ama bir başkasına karşı yapılan haksızlığı hoş görmekten söz etmek gülünç olur. Hele bu, bir insanın Allah'a ve O’nun dinine karşı işlediği cinayeti bir başka insanın hoş görmeye kalkması biçiminde tezâhür ederse, düpedüz haddi aşmak olur. İnsan, birinin kendisine küfretmesini hoş görebilir. (Özellikle askerde veya çoğu kahvehane kültüründe bu hoş görü sonuna kadar geçerli ve hatta samimiyet göstergesidir.) Eğer meşrebi genişse hanımına, çoluk çocuğuna küfretmesini ve hakaret etmesini de hoş görebilir. Ancak hiçbir kimse, birinin Allah'a ve O’nun dinine küfretmesini hoş görme yetkisine sahip değildir. Allah'a karşı yapılan bu isyan, küfür ve nifak sınırlarına ulaşmayıp sadece amelde kalıyorsa, o zaman buna şâhit olan kişi, o amelin sahibi için ancak istiğfar edebilir ve Allah’tan onun için hidayet, af ve mağfiret dileyebilir.

İslâm hukukuna göre, işlenen suç, kısası gerektiriyorsa kısas hakkını elinde bulunduran kişi, suçludan diyet isteme hakkına da, onu bağışlama hakkına da sahiptir.

"Tevrat'ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (her yaralama, misli ile cezalandırılır). Kim bunu bağışlarsa, kendisi için o keffâret olur. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerdir." (Mâide: 5/45)

Allah'a isyan ve İslâmî emirlerin çiğnenmesinde uygulanacak kısas dâvâlarında, kısas isteme hakkını elinde bulunduran kimselerin veya onun vârislerinin affetme yetkisi vardır. Bu kişilerin dışında hiç kimse, hiç bir kurum, hiçbir devlet böyle bir suçluyu affedemez. Tâzir  cezalarında da af durumu, yine mağdûrla ilgilidir. Had cezalarında da af mümkün değildir. Aynı şekilde, bir devlet veya kurum, âdi suçları işleyen (had cezasına mahkûm olan) suçluları affetme hakkına sahip değildir. Kul hakkının çiğnendiği durumlarda da affetme yetkisi sadece mağdurun veya velisinindir. Hem kul hakkı ve hem de kamu hakkının birlikte ihlâl edildiği bir suçun cezası da, hem meşrû devletin, hem de mağdurun, her iki tarafın birlikte affetmesiyle düşer.  

Günah ve suç işleyenlerin suçları kesinleştiğinde ve affedilmesi halinde toplum için bu kötü örnek olacaksa ve suçların yaygınlaşması söz konusu olursa, İslâm devletinin yöneticileri böyle bir suçluyu da affetme hakkına sahip değildir. Çünkü İslâm’a göre devlet, adaleti uygulamak, haklıya hakkını, suçluya cezasını vermek ve toplumu ifsad etmek isteyen zorba ve ahlâksızlara engel olmak zorundadır.  

Kâfirlerin ve münafıkların Allah'a karşı yaptıkları isyanın hoş görülmesini reddeden Kur’an, Peygamber Efendimiz’den onlara yumuşak davranmamasını, sert muâmele etmesini istemektedir.

“Ey Peygamber! Kâfirler ve münâfıklarla savaş, onlara karşı sert davran...” (Tahrim: 66/9)

Yine, münâfıkların elebaşısının cenaze namazını kılan Rasulullah, Allah tarafından uyarılmakta ve bir daha böyle yapmamakla emr olunmaktadır.[95] Oysa ki aynı Kur’an, Rasulullah’a, kendisine karşı yapılan hakaret ve eziyetlere aldırmamasını, sabretmesini tavsiye ediyordu.

“Onların eziyetlerine  aldırma,  Allah'a  dayan,  savunucu  olarak Allah yeter.” (Ahzâb: 33/48)

“Sabret, sabrın ancak Allah’ın yardımıyladır.” (Nahl: 16/127)

“Onların söylediklerine sabret, onlardan güzellikle ayrıl” (Müzzemmil: 73/10)

Rasulullah, bu ilâhî tavsiyeyi bir ahlâka dönüştürerek bir çok insanın yüreğini fethetmişti.[96] İslâm tarihi, Siyer bunun örnekleriyle doludur.         

İnsan, sadece kendisine karşı yapılan suçları affedebilir, insanların kendi hakkından vazgeçmeye hakkı vardır. Başkalarının hukukunu çiğneyen zâlimleri mazlumun dışında kimsenin affetme hakkı yoktur. Başkasının hakkını çiğneyeni affetmek, suça ortaklıktır.  

Müslüman, başka bir müslümanı düşman olarak kabul edemez ama, her müslümanla samimi olmak zorunda da değildir. Müslümanın ölçüsü Allah için sevmek, Allah için buğz etmek olmalıdır. Bir kötülüğün cezasını verirken, intikam alırken haddi aşmak zulümdür, Allah da zâlimleri sevmez.

“Kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Elbette O, zâlimleri sevmez.” (Şûrâ: 42/40)

Hz. Peygamberimiz de şöyle buyurur:

“Allah, kötülüğü kötülükle yok etmez, ancak iyilikle yok eder.”[97]

Müslüman, hiçbir konuda haddi aşmayan, itidalli, orta yolu, adalet ve dengeyi gözeten bir insan olmalıdır. Sevmesinde ve düşman olmasında da haddi aşmaz, ölçüyü kaçırmaz. Sevdiğini aşırı severse, onu endâd ve put edinme tehlikesini unutmadığı gibi, sevmediklerine aşırı düşmanlık haddi aşmayı sonuçlandırabilir. Ölçüyü Allah Rasulü şöyle dillendirir:

“Dostuna sevginde ölçülü bağlan, aşırıya gitme; belki de bir gün düşmanın olur. Düşmanına buğzunda ölçülü davran, aşırıya gitme; belki de bir gün has dostun olabilir.”[98]    

 

Af İle İlgili Veciz Sözler:

 

"Kerim odur ki mücâzâtı afv ede hasma,

Felek müsaade-i intikam verdikçe."

"Afv eyleyelim ki belki bilmez;

Bir sürçen atın başı kesilmez."

"Affetmek, zaferin zekâtıdır."

"Affetmek ve unutmak, iyi insanların intikamıdır."

"Af, insanlık dilinin en tatlı kelimesidir."

"Suçludan öç almak, adalet; onu bağışlamaksa fazilettir."

"İnsan sevdiği müddetçe affeder."

"Affın en güzeli, hasmını ezmeğe güçlü iken yapılanıdır."

"Başkalarını sık sık affet, kendini asla!"

"Aptalı, sık sık bağışlamak onu ahlâksız yapar."

"Affetmek, güçlüyü daha güçlü yapar."

"Şahsınıza kötülük eden bir düşmanı affedin; Ama dininize ve milletinize kötülük eden bir kimseyi asla affetmeyin."

"Zâlimleri bağışlamak, yoksullara cefâdır."

"Affetmenin ne olduğunu yalnız cesurlar bilir; yüreksizlerin tabiatında af diye bir şey yoktur."

"Affedebilirim, fakat unutmam'  demek, 'affetmeyeceğim' demenin başka bir şeklidir."

"İyi geçinme, iki kimsenin kusursuz olmalarıyla değil; karşılıklı birbirinin kusurlarını hoş görmekle olur."

"Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur."

"Mâzeret, iyi insanların katında kabul görür."

Allah’ım! Sana,  Kur’an’da öğrettiğin gibi duâ ediyoruz:

“Rabbimiz, unuttuklarımızdan ya da yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla. Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et.” (Bakara: 2/286).[99]

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

 

1-   Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 297; c. 2, s. 281-282, 424-425

2-   Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 148; c. 2, s. 173, 453-455

3-   Mefâtihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin er-Râzî, Akçağ Y. 2/543-544; 6/114-116; 7/71-75

4-   Diyanet İslâm Ansiklopedisi, T. D. V. Y. c. 1, s. 394-396, 442

5-   Şâil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c.0 1, s. 47-49

6-   Sosyal Bilimler Ansiklopedisi,  Risale Y. c. 2, s. 181-182

7-   İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 31-33

8-   Kur'ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılâb Y. s.131-132

9-   Kur’an, Allah’ı Nasıl Tanıtıyor?, Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y. s. 110-112

10- Kur'an'da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 260-261, 155-158

11- Kur'an'da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 402-403

12- İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 229-233

13- Rasulullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Ahmet Önkal, Esrâ Y. s. 339-342

14- İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s.  17-18

15- Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 35-36

16- Peygamberin Yaşantısından Eğitici Dersler, Abdülhamid Bilâli, Buruc Y. s. 40-43

17- Örneklerle İslâm Ahlâkı, M. Yaşar Kandemir, Nesil Y. s. 283-293

18- Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, T.Ö.V.  Y. s. 103-105

19- Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 159-164

20- Kur'an'da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 158-165

21- Kur'an'ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 63-65

22- Kur'an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y.  s. 193-200

23- Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, A. Osman Tatlısu, Yağmur Y. s. 205-208

24- Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y. s. 270-273

25- Esmâü’l-Hüsnâ, Afifüddin Süleyman et-Tilmisanî, İnsan Y. s. 121-122

26- Esmâ-i Hüsnâ Şerhi, Said el-Kahtanî, Uysal Kitabevi Y. s. 99-101

27- O’nun Güzel İsimleri, M. Nusret Tura, İnsan Y. s. 120-121

28- İsm-i Âzam (Esmâü’l-Hüsnâ), Ali Büyükçapar, İnsan Saati Y. s. 168-169 

29- Hz. Muhammed'in Hoşgörü Anlayışı, Enver Mahmud,  Ebedî Risâlet Sempozyumu Tebliğleri, 1

30- Köprü, Kış 97

 

 

 



[1] Ahmed b. Hanbel, 5/160.

[2] Ali İmrân, 3/124; Mâide, 5/13.

[3] eş-Şûra, 42/40.

[4] Ahmed Ağırakça, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/48-49.

[5] İbn-i Manzur, Lisanu'l Arab, Cevherî, es-Sıhah ve el-Müncid.

[6] İbn-i Kesir, Tefsiru'l Kur'ânil Azim, Beyrut, 1969. D. Ma'rife Yay. c. I, sh. 481.

[7] İmam Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. II, sh. 386.

[8] Sünen-i İbni Mace, İst.1401, c. II, sh. 850, Hd.No: 2547.

[9] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılap Yayınları: 35-36.

[10] Ayrıca bak. Hacc: 22/60. Mücadile: 58/2. Nisa: 4/43.

[11] Nisa: 4/149.

[12] Bakara: 2/187. Nisa: 4/43. Maide: 5/101.

[13] Şems: 91/7-10.

[14] Nahl: 16/36.

[15] Fatır: 35/45.

[16] Rûm: 30/41.

[17] Ayrıca bak. Şûra: 42/34, 40.

[18] Âli İmran: 3/152, 153.

[19] Maide: 5/95.

[20] Bakara: 2/52. Nisa: 4/153.

[21] Nisa: 4/149. Teğabün: 64/14.

[22] Nisa: 4/99.

[23] Nisa: 4/48.

[24] Nahl: 16/126.

[25] Bakara: 2/178.

[26] Nûr: 24/22. Bakara: 2/178, 237.

[27] A. b. Hanbel, 2/235, 238.  nak. TDV. İsl. Ans. 1/394.

[28] Ebu Davud, Diyat: 3, Hadis no: 4497, 4/169. Nesâí, Kasâme: 27, 8/33.

[29] Âli İmran: 3/134.

[30] Bakara: 2/237.

[31] Fussilet: 41/33-34.

[32] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 31-33.

[33] Şems: 91/8.

[34] Müslim; S. Müslim bi şerhi'n Nevevî, 17/65.

[35] Tevbe: 9/112.

[36] Cavit Yalçın, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 158-159. Ahmet Kalkan Kur’an Kavram Tefsiri.

[37] Şûrâ: 42/40.

[38] Bakara: 2/237.

[39] Nûr: 24/22.

[40] Âl-i İmrân: 3/134.

[41] Ebû Dâvud, Edeb 3, IV/248.

[42] Ebû Davud, Edeb 3; İbn Mâce, Zühd 18, II/1400.  

[43] Câmiu’s-Sağîr, II/149.

[44] Müslim; Câmiu’s-Sağîr, II/135; İhyâ-i Ulûmi'd-Dîn, 6/400.    

[45] A'râf: 7/12.

[46] Seyyid Kutub, Fî Zılâl, c. 2, s. 453.

[47] Âlûsi, Rûhu’l Meânî, II/58; naklen Elmalılı, c. 2, s. 425.

[48] Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/148.

[49] T. Kebir, c. 7, s. 173.

[50] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini K. Dili, c. 2, s. 425.

[51] Seyyid Kutub, Fî Zılâl, c. 2, s. 454-455. Ahmet Kalkan Kur’an Kavram Tefsiri.  

[52] Buhâri, Libâs 24; Müslim, İman 40, hadis no: 154.

[53] Müsned, Ahmed b. Hanbel, 5/154.

[54] Müslim, Tevbe 1, hadis no: 1.

[55] Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. C. 6, s. 314.

[56] İbn Mâce, c. 2, s. 850, hadis no: 2547.

[57] Tirmizî, Birr 81; İmam Mâlik, Muvattâ, Sadaka 12.

[58] Müsned, Ahmed b. Hanbel, 2/235, 238.

[59] Müslim, Birr 106.

[60] Mefâtihu'l Gayb, Fahreddin Râzi, IX/8.

[61] Mefâtihu’l Gayb, T. Kebir, c. 7, s. 73;  Benzeri için bkz. Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/148.

[62] Tirmizî, Birr 10.

[63] Müsned, Ahmed b. Hanbel, 5/160. Ahmet Kalkan Kur’an Kavram Tefsiri.

[64] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 1, s. 167.

[65] Buhâri, VI/224; Müslim, hadis no: 1795.

[66] Buhâri, Meğâzi, 70; Müslim, Cihad 59; Ebû Dâvud, Cihad 119.

[67] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, I/172; Bidâye, IV, 301.

[68] Abdülhamid Bilâlî, Peygamber’in Yaşantısından Eğitici Dersler, s. 40-43.

[69] Ebû Dâvud, Diyât 3, Hadis no: 4497, 4/169; Nesâi, Kasâme 27, 8/33.

[70] A. b. Hanbel, 2/235, 238. Ahmet Kalkan Kur’an Kavram Tefsiri.

[71] Nûr: 24/22; Bakara: 2/178, 237.

[72] Bakara: 2/178.        

[73] Âl-i İmrân: 3/134.

[74] Bakara: 2/237.

[75] Fussilet: 41/33-34.

[76] Ahmet Kalkan Kur’an Kavram Tefsiri.

[77] Mâide: 5/13.

[78] Buhâri, Cihad: 102.

[79] Ahmed Önkal, Rasulullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, s. 339-343. Ahmet Kalkan Kur’an Kavram Tefsiri.

[80] Müsned, Ahmed bin Hanbel, 1/248.

[81] Mustafa İslâmoğlu, Yürek Fethi,  s.159.             

 

[82] Abdurrahman Dilipak, Sosyal Bil. Ans. C. 2, s. 182.

[83] İbrahim Canan, Sulh Çizgisi, s.104-105.

[84] Buhâri, Vudû, 58, Edeb 35, 80; Müslim, Tahâret 98-100; Ebû Dâvud, Tahâret 136; Tirmizî, Tahâret 112.

[85] Ebû Dâvud, Edeb: 1.

[86] M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslâm Ahlâkı, s. 285-286. Ahmet Kalkan Kur’an Kavram Tefsiri.

[87] Ahmet Kalkan Kur’an Kavram Tefsiri.

[88] Yûsuf: 12/87.

[89] Ahmet Kalkan Kur’an Kavram Tefsiri.

[90] M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslâm Ahlâkı s. 284.

[91] Müslim, Fedâil 79. Ahmet Kalkan Kur’an Kavram Tefsiri.

[92] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 36.

[93] Buhâri, Hudûd 12; Müslim, Hudûd, 8, 9; Ebû Dâvud, Hudûd 4.

[94] Müsned, Ahmed bin Hanbel, IV/218. Ahmet Kalkan Kur’an Kavram Tefsiri.

[95] Tevbe: 9/84.

[96] Mustafa İslâmoğlu, a.g.e. s. 159-160.

[97] Müsned, Ahmed bin Hanbel, 1/387.

[98] Tirmizî, Birr 60; Buhârî; el-Edebu’l Müfred, s. 447. Ahmet Kalkan Kur’an Kavram Tefsiri.

[99] Ahmet Kalkan Kur’an Kavram Tefsiri.

 
  Bugün 7 ziyaretçi (48 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=